Image

Arthur Schopenhauer ve Tarih Felsefesi

Alman filozof Arthur Schopenhauer (1788-1860) hem tarih felsefesine hem de tarih bilimine karşı bir eleştiri ortaya koymuştur. Bunun nedeni onun felsefe anlayışıdır. Schopenhauer’e göre felsefe her zaman aynı kalan, değişmeyen ve tümel olanın bilgisidir. Felsefe theoria etkinliğidir. Oysa tarih alanı değişenler alanıdır, tarihte değişmeden aynı kalan bir şey yoktur, bu anlamda tarihin felsefesi olanaksızdır.

Oysa Schopenhauer için dünya istemenin bir tasarımıdır ve dünyada değişmeden kalan tek şey bu sonsuz istemedir. Dünyadaki ortaya çıkan bütün değişimler ve değişen şeyler bu sonsuz istemenin nesnelleşmeleri olarak tasarımlardır. Onun bu felsefe anlayışı tarihe bakış açısını da belirlemiştir. Schopenhauer’e göre her insan, her çağ ve her toplum bu bir ve aynı istemenin nesnelleşmesinden başka bir şey değildir. İnsan türünün tarihi denilen şey tarihsel olaylar yığınıdır ve çağların geçerek birbirini izlemesi de rastlantısal bir form içinde olur. Çağların birbirini izlemesi insan idelerinin art arda görünüşe çıkmasından başka bir şey değildir. Schopenhauer “tarih yüzyılı olarak anılan 19. yüzyılın ortak eğilimlerine tam bir karşıtlık içinde” insani yaşamın özünden tarihsel olarak söz etmeyi anlamsız bulmuştur. Kierkegaard gibi o da tarihsel olanın nesnelliğinden söz edilemeyeceğini çünkü tarihin bir rastlantılılıklar alanı olduğunu düşünür.

Tarih rastlantılardan oluşan ve gelip geçici olan ilişkilerden meydana gelmiştir. Schopenhauer’e göre tarihin rastlantılılığından bir teorik etkinlik olan felsefenin çıkarabileceği hiçbir tümel ilke olamaz. Burada Schopenhauer’in Hegel’in mutlakçı tarih felsefesini eleştirdiği anlaşılabilir. Çünkü Hegel tarihin tümel ilkeler altında kavranabileceğini ve bu tümel ilkelerinde tarihten çıkarılabileceğini düşünmüştür. Schopenhauer’in karşı çıktığı anlayış bu tarih anlayışıdır. Ona göre sadece felsefe değil, bilimde tarihten bir tümel yasa çıkaramaz. Böylece tarihin felsefesi ya da bilimi olanaksızdır. Diğer tüm bilim dallarının tersine tarihin bir sistemi yoktur; tarih bir bilim değildir. Çünkü tarihin “tikeli bilmesi, hiçbir yerde evrensel aracılığıyla gerçekleşmez”

Bunun yerine tikeli doğrudan kavrayarak deneyim temelinden hareket etmek gereklidir. Oysa bilimler tikel olanı aşarak tümel olana yükseldikleri için, kapsayıcı kavramlara ulaştıkları için ve o ölçüde bilim olurlar. Başka bir deyişle bilimler kapsayıcı kavramlar aracılığıyla şeylerin olanaklılıklarını gördükleri için gerçekleşecek şeyler hakkında öngörüye sahip olurlar. Bilimler kendi kavramları aracılığıyla hep türlerden söz ederler oysa tarih bireylerden, tekil olandan söz eder.

Bu yüzden de tarih bir çelişkiye işaret eden tekil şeylerin bilgisi olacaktır. Bilimler hep daima “olan şey”den söz ederken tarih yalnızca “bir kez olan” ve bir daha olmayacak olan şeyden söz eder. Üstelik tarih mutlak bir biçimde tikel olanla ilgili olduğundan her şeyi eksik ve kısmen bilir. Tarihte tümel bir kavram varsayılsa bile yine de o nesnel olamaz, öznel olabilir ancak. Schopenhauer’e göre tarihte en tümel olan, uzun dönem sürmüş ya da çok önemli olan bir olay bile kendi başına alındığında bireysel olan tikel bir şeydir. Tarihte tikel olanın tümel olanla ilişkisi ise daha çok parçanın bütünle ilişkisi gibidir ama diğer bilimlerde olduğu gibi olayın kuralla ya da yasayla ilişkisi şeklinde bir ilişki değildir. Schopenhauer’e göre bilimler kavramları sağlar, yalın olguları değil. Bu yüzden de bilimler tümelin doğru bilgisinden hareketle tikel durumları bilebilir ve kesin bir şekilde belirleyebilirler. Örnekse genel olarak üçgenin, yani tümel üçgenin özelliklerini, yasalarını biliyorsam, önümdeki kağıtta çizili duran üçgeninde özelliklerinin ne olması gerektiğini belirleyebilirim. Ya da tüm memeli hayvanlar için geçerli olan şeyler şu belirli yarasa için de geçerlidir. Oysa tümelin kavramla ilgili bir tümel olmadığı, yani tümelin yüzeysel olduğu, sadece kendi bilgimle ilgili öznel bir tümel olduğu tarihte durum böyle değildir.

Bu nedenle söz gelişi, “Otuz yıl savaşlarını, 17. yüzyılda çıkmış dinsel bir savaş olarak genel bir biçimde bilebilirim; fakat bu genel bilgi, olayın seyri hakkında daha ayrıntılı bir şey söylememe izin vermez” Schopenhauer’e göre tarihle bilimler arasındaki karşıtlık şu noktada da belirir: Bilimlerde en kesin olan tekil ve özel olan şeylerin varlığıdır çünkü dolaysız kavrayışa dayanır ve biz bunlardan soyutlamayla tümel hakikatlere ulaşabiliriz. Bu yüzden de hatalı varsayımlarda bulunabiliriz. Oysa tarihte en tümel olan en kesin olandır, söz gelişi zamansal dönemler, çağlar, kralların art arda gelişi, savaşlar gibi ama özel olanlara gidildikçe belirsizlik de artar, olayların ve onların bağlantılarının tikelliği daha belirsizdir.


Schopenhauer’in, bu anlayışıyla, Antik Çağın theoria-historia ya da akıl deney karşıtlığına döndüğünden söz edilebilir; o tarihçiliği bir yazın türü olarak ele almıştır. Ona göre tarihçilik hep olgulardan hareket etmek istemiştir ama bu yolla tümel olan doğruluklara ya da yasalara ulaşmak olanaksızdır. Bu yüzden de tarihçilik ne bir bilim ne de bir felsefe olabilir. Schopenhauer’e göre tarih kendi nesnesi olarak hep tikeli, bireysel durumu konu aldığı ve bunu da tek gerçek saydığı sürece, şeyleri tümel bir bakış açısıyla ele alan ve ayırt edici nesnesi olarak tümele sahip olan felsefenin doğrudan karşıtı durumundadır. Felsefe her zaman tikelin içinde tümel kavramı görür. Tarih bize her an farklı bir şeyin olmuş olduğunu öğretirken felsefe bizi tüm zamanlar için aynı şeyin olmuş olduğu, olmakta olduğu ve olacağı öngörüsüne ulaştırmaya çalışır.Tarih için her mevcut an geçmişle tamamlanması gereken bir parçadır. Fakat geçmişin uzunluğu sonsuzdur ve ona katılan şey ise yine sonsuz bir gelecektir. Felsefi ve tarihsel olan zihinler arasındaki karşıtlık buna dayanır. Felsefe kavramak ve bulmak ister, tarih ise anlatmaya çalışır.

Tarih aynı şeyi farklı biçimler altında gösterir ama aynı şeyi bir ya da birkaç biçimde tanıyamayan kişi için bu şeyin bilgisi tüm biçimleri gözden geçirerek zorlukla elde edilebilir. Halkların tarihindeki dönemler temelde sadece adları ve tarihleri bakımından farklıdırlar, “gerçekte özsel içerik her yerde aynıdır”. Bu yüzden de sanatın ve bilimin nesnesi değişmez çünkü ikisinin de nesnesi kavramdır. Sanat da bilim de “şimdi var olan ve daha sonra var olmayan, şimdi böyle olan ve daha sonra başka türlü olan şeyle değil, tüm zamanlar için her zaman aynı şekilde var olan şeyle” ilgilenirler. Oysa tarihin nesnesi kendi tekilliği ve rastlantısallığı içinde bireysel bir şeydir; bu şey bir kez varolduktan sonra bir daha asla var olmaz. Tarihte bir olay en küçük bir rastlantı sonucu bile bambaşka bir şekil alabilir. Tarihte olan her şey insan dünyasının gelip geçici karmaşalarıdır.

Bu yüzden de insan zihni tarihin nesnesi gibi gelip geçici olan değil, hep var olan ve hiç değişmeyen şeylere yönelmelidir. Schopenhauer’e göre tarihin gerçekte anlattığı şey uzun ve karmaşık bir insanlık rüyasıdır. Schopenhauer Hegel’in “sözde-felsefe”sinin dünya tarihini planlanmış bir bütün olarak kavrama çabasını da eleştirir. Hegel felsefesi dünyanın görünür varlığıyla kendinde varlığını özdeşleştirmiştir. Ayrıca tüm insanlığın bilince sahip olması değil ancak bireyin bilince sahip olması söz konusudur. Bu yüzden de tüm insanlığın bilincinin tarihte devinimindeki birlik gibi bir düşünce salt kurmacadan (fiction) ibarettir. Schopenhauer bu konuda, “Nasıl ki, doğada türler gerçek ve cinsler sadece soyutlamadır; insan soyunda da sadece bireyler ve onların yaşam akışı gerçek, halklar ve onların süregelen yaşamları ise salt soyutlamadır” der. Böyle kurmaca tarihler sığ bir iyimserliğin kılavuzluğunda kurucu bir tarih olarak ortaya çıktıklarından, her zaman düşünsel mükemmelliğe ulaşmış,Anayasa ve adaletleri sağlam, tözsel, büyük bir devlet tasarımıyla sonlanırlar. Hegelciler tarih felsefesini tüm felsefenin amacı olarak görmüşlerdir. Schopenhauer’e göre tarihin gidişi üzerine bu tür yapılar kuran her felsefe var olanın hep aynı ve değişmez olduğu, tüm ortaya çıkış ve değişmenin sadece görünüş olduğu, sadece ideaların kalıcı olduğu yönündeki tüm felsefenin en temel hakikatini kavramamıştır. Bu yüzden de Hegelciler kendi felsefelerinde tarihe temel bir konum vermişlerdir. Kendisine göre her şeyin en iyi şekilde düzenlendiği varsayılan bir evrensel dünya planı üzerine tarihi inşa etmişlerdir. Bu yüzden de tarihi sona ermekte olan bir süreç, yani büyük ve olağanüstü bir yapı olarak ele almışlardır, yani dünyayı ve tarihi kusursuz bir gerçek olarak ele almışlardır.

Schopenhauer’e göre tarihe övgüler düzen bu filozoflar iyimser ve mutlulukçu olan, aynı zamanda da “derinliği olmayan heriflerdir” ve estetik zevkten de yoksundurlar. Bu yüzden de gerçek tarih felsefesinin başka bir anlayışla, Platoncu bir anlayışla ortaya konması gerekir. Başka bir deyişle, gerçek tarih felsefesi hep oluş içinde olup hiç var olmayanı ele almaz ve bunu şeylerin gerçek doğası olarak görmez; tersine gerçek tarih felsefesi hep var olanı, hiç oluş içinde olmayanı ve yitip gitmeyeni göz önünde tutmalıdır. Gerçek tarih felsefesi insanın geçici amaçlarını öncesiz, sonrasız ve mutlak amaçlar seviyesine yükseltmez. Böylece gerçek tarih felsefesi tarihin sadece kendi düzenlenişi içinde değil, aynı zamanda kendi doğası içinde de uydurma olduğu iç görüsünü içerir.

Bu nedenle gerçek tarih felsefesi “tüm bu sonu gelmeyen değişimler, onların yarattığı kaos ve karmaşaya rağmen,... dün ve her zaman olduğu gibi bugün de aynı biçimde etkin olan biricik aynı, özdeş, değişmez öze sahip olduğumuz iç görüsünü içerir”. Böyle bir tarih felsefesinde antik zamanların tüm olaylarında olduğu gibi modern zamanlarınkiler de; Batı’nın tüm olaylarında olduğu gibi Doğu’nunkiler de özdeş olanı kavramalıdır. Özel koşullar, kılık kıyafet ve geleneklerdeki tüm farklılıklara rağmen her yerde aynı insanlığı görmelidir.
Bu durumda Schopenhauer’e göre tarihin mottosu şöyle olur: Eadem, sed aliter.

Schopenhauer’e göre bütün bunlardan çıkan sonuç insanlığın gerçek doğasını bilmenin bir aracı olarak düşünülen tarihin aslında şiir sanatından bile daha aşağı bir yerde olduğudur. Tarih gerçek anlamda bir bilim değildir. Tarihi başlangıç, orta ve sondan oluşan bir bütün olarak kurma çabaları da boşuna olan çabalardır. Tarihte bir nesnellikten söz edilemeyecek olsa da belirli bir anlamda öznel olarak tarihten söz edilebilir. şöyle ki tarihin özüne, neliğine ilişkin öznel bir sezgimiz olabilir. Böyle bir sezgisel bakışla tarih de doğa gibi bilinçsiz evrensel bir istemenin buyruğu altındaymış gibi ele alınabilir. Tarih süreci bilinçsiz bir şekilde akıp gitmektedir. Sezgisel olarak tarih sürecine ilişkin böyle bir belirlemede bulunan bir insanın bu süreci bilinçli olarak tasarlayabilmesinin tek koşulu bu süreci kendi aklına göre yönlendirebilmesinden geçer. Sadece tarih yoluyla bir halk kendisi hakkında tam anlamıyla bilinçli olur. Dolayısıyla tarih insan soyunun öz bilinci olarak görülmelidir. Kendi üzerine düşünen ve bağlantı kuran bir bilinç birey için neyse tarih de insan türü için odur. Bu yüzden tarihteki her boşluk bir kişinin kendi bilincinde anımsama sırasındaki bir boşluğa benzer. Dil nasıl bireylerin akıl yürütme yetisi için zorunlu bir koşulsa aynı şekilde yazıda bütün insan soyunun akıl yürütme yetisi için zorunlu bir varlık koşuludur. Bireyin aklının gerçek varoluşu dille başlar; insan türünün akıl yetisinin, yani tarihin gerçek varoluşu da yazı ile başlar. Böylece yazı sürekli olarak ölümle kesintiye uğrayan ve bölünen, parçalı olan insan soyunun bilincini yeniden birlik hâlinde kurmaya hizmet eder. Böylece eskilerde ortaya çıkan bir düşünce şimdide yaşayanlar tarafından yeniden tasarlanabilir.

Schopenhauer’e göre tarih insan türünün akılcı bir şekilde kendi bilincine varma süreci olabildiği ölçüde bir değer taşıyacaktır. Başka bir deyişle “tarihin anlamı, bu sürecin akıl ilkelerine göre yönlenen bir toplumsal yaşama biçimine geçiş süreci olabilmesinde belirir”. Bu tarihin gerçek değeridir. Yalnızca böyle akıl ilkelerinin ışığında tarihte geriye doğru bakıldığında tarihin bir anlamı varmış gibi görünebilir, yani geçmişin rastlantıya dayalı oluşlarının içinde önemli ve değerli olanlar ayırdedilebilir ki tarihi değerli kılacak olan da budur. Bununla birlikte akılcı ilkelere göre yönlenen bir toplumsal yaşama biçimine geçmek, bilinçsiz evrensel istemenin yerine bilinçli insan istemesini koymakla olanaklıdır. Tarih ancak bilinçli insan istemesinin bilinçsiz evrensel istemeye üstün geldiği anda tam olarak anlamlı bir süreç olabilir. Bununla birlikte Schopenhauer özgür insan istemesiyle zorunlu evrensel isteme arasındaki mücadelede insan istemesinin üstün geleceği konusunda iyimser değildir. Bu bağlamda Schopenhauer tarihin anlamlı hale gelmesi ya da bilinçli toplumsal yaşama biçimine doğru ilerlemesi konusunda kötümser bir filozoftur.


Schopenhauer’ın Bilgi Öğretisi

Schopenhauer’ın Bilgi Öğretisi

14 Eylül 2018 Cuma

Schopenhauer’ın felsefesine, Kant felsefesi ile ilişkisini anlama noktasından hareketle girmek en uygun yol olabilir.

Arthur Schopenhauer Kimdir ? Felsefesi ve Eserleri

Arthur Schopenhauer Kimdir ? Felsefesi ve Eserleri

4 Ocak 2017 Çarşamba

Schopenhauer, gerçek bir Hegel karşıtı ve hatta düşmanıydı. Hegel’in gerçek ve uygun bir Kant mirasçısı olduğu biçimindeki kamusal görüşü onaylamayı yadsımaktaydı. Hegel’e karşı olan hoşnutsuzluğu o denli büyüktü ki “Kant ile benim aramda bulunan periyotta üniversitelerde şarlatanlık dışında felsefe diye bir şey bulunmamaktadır.” diyecek kadar ileri gidebilmiştir.

İstenç ve Tasarım (İdea) Olarak Dünya

İstenç ve Tasarım (İdea) Olarak Dünya

18 Eylül 2018 Salı

Schopenhauer’ın ünlü kitabı İstenç ve Tasarım Olarak Dünya şaşırtıcı bir açış tümcesi ile başlar: Dünya benim tasarımımdır.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi