Image

Bilginin İmkânı

Epistemolojinin, şimdiye kadar “bilginin neliği” veya doğası bağlamında gündeme gelen problemleri dışında, “bilip bilemeyeceğimiz” sorusuyla ilintili olarak gündeme gelen temel bir problemi daha vardır. Başka bir deyişle, bilginin analizinin ardı ndan epistemolojide “Nereye kadar bilebiliriz?” ve “Herhangi bir şeyle ilgili olarak gerekçelendirilmiş bir inanca sahip olabilir miyiz?” soruları ortaya çıkar. İşte burada gündeme gelen problem, bilginin imkânı veya kuşkuculuk problemidir. Kuşkuculuk bilginin imkânsız olduğunu, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, insan zihninin kesin hiçbir doğruya ulaşamayacağını öne süren görüştür. Bilgi iddialarına meydan okuyan kuşkuculuğun, biri

  1. genel, diğeri
  2. lokal ya da kısmi ve yine biri
  3. bilgiyle, diğeri
  4. inançla

ilgili olan ayrı türlerinden söz etmek gerekir. Bunlardan bilgi septiği bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığını savunur ve bu iddiasını bütün bilgi imkânları için geçerli genel bir iddia olarak ortaya koyabildiği gibi, sadece bazı bilgi alanları için geçerli olan bir iddia olarak da öne sürebilir.

İnanç septiği ise bizim herhangi bir inanca sahip olma hakkımızın bulunmadı ğını, hiçbir inancın bir diğerinden daha iyi olmadığını savunur. Aynı inanç septiği, iddiasını pekâlâ din veya ahlak alanıyla sınırlandırabilir. Aynı şekilde radikal kuşkuculuk olarak da bilinen genel septisizm, bilginin hiçbir yer ya da alanda, hiçbir şekilde mümkün olmadığını öne sürer. Lokal kuşkuculuk ise söz gelimi metafiziksel bilgi türünden bazı bilgi türlerinin veya başka zihinler türünden belli birtakım şeylerin bilgisinin imkânsız olduğunu öne sürer.

Kuşkuculuğun kökleri eski Yunanistan’a kadar geriye gider. Nitekim kuşkuculuğ un ilk örneklerine milattan önce beşinci yüzyılda yaşamış Protagoras (490420) ve Gorgias (483375) gibi gezgin felsefe öğretmenlerinde rastlanır. Bununla birlikte kuşkuculuğu epistemolojik bir öğreti olarak öne sürmüş olan düşünürün Yunanlı Pyrrhon (360271) olduğu söylenebilir. Onun izinden giden Timon (320230), Aenesidemos ve Sextus Empirikos (150224) gibi düşünürler sonradan kuşkuculuğu geliştirip temellendirmişlerdir. Kuşkuculuk kendisine modern dönemde de taraftar bulmuştur. Bu dönemin önemli septikleri arasında Pierre Bayle, Michel de Montaigne (15331592), Blaise Pascal (16321662), Descartes ve Hume bulunur. Bununla birlikte söz konusu modern düşünürlerden Descartes, genel bir kuşkuculuğ un savunuculuğundan ziyade, kısmi bir kuşkuculuğun savunuculuğunu yapmı ştır. Kuşkuyu kesin bilgiye erişmek için bir araç olarak kullanan Descartes’ın kuşkuculuğu metodolojik kuşkuculuk olarak bilinir.

Kuşkuculuğun hemen bütün türleri ama özellikle de genel kuşkuculuk, bilgiye erişmenin imkânsız olduğunu öne sürmekle kalmaz. Bütün felsefi görüşlerde olduğu gibi, iddiasını birtakım argümanlarla destekleyip temellendirir. İnsanın veya bilen öznenin kesin bilgiye ulaşamayacağını göstermeyi amaçlayan argümanların neredeyse tamamı antik Yunan felsefesinde, eski septikler tarafından geliştirilmiştir. Modern septikler ise büyük ölçüde eskiden geliştirilmiş olan kuşkucu argümanlardan beslenirler.

Kuşkucu argümanların hiç kuşku yok ki en eskisi ve en yalını, “görüşlerin çelişmesiyle ilgili argüman”dır. Bu argümanın kaynağında Sofistler bulunur. Sofistler, kendilerinden önceki Yunan filozoşarından veya doğa felsefesinden hareket etmişler ve felsefenin bu döneminde, görüşü bir diğerinin görüşüyle belli bir karşıtlık ilişkisi içinde olmayan, hatta çelişmeyen filozof olmadığını görmüşlerdi. Nitekim Miletliler, varlığın temeline maddeyi yerleştirirken Pythagorasçılar, varlığın esas itibarıyla sayı ya da form olduğunu öne sürmüşlerdi. Thales’in varlığın “su” gibi tek bir ana maddeden doğduğunu söylediği yerde, Empedokles varlığın “dört ana madde”den oluştuğunu iddia etmişti. Herakleitos gerçeklikte sürekli bir değişmenin hüküm sürdüğünü söylerken Zenon ve Parmenides gibi Elea Okulu filozoşarı değişmenin varlığını inkâr etmişlerdi. Sofistler “aynı konuda öne sürülen bu çelişik görüşlerden” tek, değişmez ve evrensel bir hakikate ulaşılamayacağı sonucunu çıkarsadılar. Onlar, Yunan dünyasının gezgin filozoşarıydı. Bu gezilerinde farklı insanların birbirine karşı görüşler savunduğunu, farklı değerleri benimsediğini görmelerinin bir sonucu olarak hiçbir şeye inanmaz olmuşlardı. Sadece antik septikler değil, modern çağın ünlü kuşkucuları da farklı dünyalarla tanışmış gezgin düşünürlerdi. Montaigne Almanya ve İtalya’yı ziyaret etmiş, özellikle “kütüphane” sinde, çok sayıda farklı sistem arasında yolculuk yapmıştı. Pascal, Montaigne’in şüpheci tema ve argümanlarını, “Pireneler’in bu tarafında doğru olan, öbür tarafında yanlıştır” diyerek yeniden ele almıştı.

Kuşkucuların bir başka ünlü argümanı, “görelilikle ilgili argüman”dır. Bu argüman da eski Yunanistan’dan ve Sofistlerden gelir. Nitekim “her sorunun birbirine karşıt iki yanı olduğunu” öne süren Sofist Protagoras, ünlü ölçüinsan kuramında “insanın her şeyin ölçüsü olduğunu” söylemekteydi. Örneğin aynı rüzgâr bir kimseye soğuk bir başkasına sıcak göründüğü zaman, buradan çıkan sonuç aynı rüzgârı n kendisine soğuk görünen kişi için soğuk, sıcak görünen kişi içinse sıcak olduğ udur. Bütün algıların doğru olmak durumunda olduğunu bildiren bu epistemolojik görüşten, çatışma durumlarında, rüzgârın veya herhangi bir şeyin niteliğiyle ilgili olarak bir kimsenin hakikati ifade ederken farklı görüşte olan diğerinin yanı ldığını bildiren bildik ya da alışılmış görüşün yanlış olduğu sonucu çıkar.

Protagoras’ın bu epistemolojik görüşünden, bunun dışında başka sonuçlar da çıkar. Buna göre, şeyler insanlara her zaman içinde bulundukları koşullar ve durumlar tarafından belirlenen tarzda görünüyorlarsa eğer, bu, bilginin insanın perspektifine bağlı olduğu, belli bir zamanda bilginin temellendiği perspektif tarafın 2. Ünite Epistemoloji 45 Sofistler, milattan önce beşinci yüzyılda yaşamış gezgin felsefe öğretmenleriydi. Aralarında Protagoras, Gorgias, Hippias gibi filozoşarın bulunduğu Sofistler, çoğu zaman kuşkuculuk ve görecilikleriyle tanınmışlarddan koşullandığı anlamına gelir. Bu tür bir epistemolojik perspektivizm aynı zamanda epistemolojik bir çoğulculuk anlamına gelir: fieyleri algılamanın, eşyayı görmenin birden fazla yolu vardır. Söz konusu epistemolojik perspektivizm doğallı kla mutlak bir göreciliği temsil eder: Dünyadaki nesnelere ilişkin bilgimiz, eylemlerimiz ve içinde bulunduğumuz koşullar tarafından belirlenir; bilgi, insanların konumları na, içinde bulundukları durumlara bağlı olarak değişkenlik gösterir. Görelilikle ilgili bu argümandan kuşkuculuğa geçiş yapmak ve dolayısıyla, şunu söylemek kolaydır: Nesnel doğrular yoktur, sadece birbirlerinden tümüyle farklı öznel görüşler vardır.

“Görüşlerin çelişikliğiyle ilgili argüman” ve “görelilikle ilgili argüman” kadar eski olduktan başka, en az onlar kadar etkili bir argüman da “hata ihtimaline gönderme yapan argüman”dır. Zira septiklerin üzerinde ısrarla durdukları hata ihtimali, bilgi açısından gerçekten de önemli ve ciddi bir tehdit meydana getirir. Nitekim bilen öznenin hataya düşmesi veya bilgiye temel teşkil eden inancının yanlış olması durumunda, bilgi asla mümkün olmaz. Hata veya yanılma olasılığının söz konusu olabileceği üç nokta ya da yer vardır:

  1. Bilişsel araçlarımızın yanılabilirliği, özellikle de duyumlarımızın bizi yanıltabilmesi;
  2. bilginin nesnesinin doğası ve
  3. hipotezle delil veya inançla kanıt arasındaki mantıksal ilişki.

Duyumların bizi yanıltabileceği düşüncesi epistemoloji tarihinde üzerinde en çok durulan konuların başında gelir. Bunu en azından Parmenides ve Herakleitos’tan beri biliyoruz. Bununla birlikte, onu İlk Çağ’da esas öne çıkartanlar antik kuşkuculuğun teorik çerçevesini oluşturan Aenesidemos ve Sextus Emprikus olmuştur. Aynı şekilde Sextus Empirikus’un “duyumlarımızın çoğunluk güvenilir olmadığı” yönündeki düşüncesini ele alan Descartes, bizi bir kere yanıltmış olsa bile duyu mekanizmalarına güvenmemeyi sadece yönteminin değil, sağduyunun da bir gereği olarak görür. Pek çok düşünüre göre duyuların sağladığı malzeme olmadığı nda, akıl da insanı çok öteye taşıyamaz. Hata ihtimalinin, bilginin nesnelerinin doğasından kaynaklanması durumunda veya bilginin konusunu oluşturan şeylerin doğası ile yanılma ihtimali arasındaki ilişki söz konusu olduğunda, birçok düşünür duyuların bizi sadece görünüşe götürdüğünü söyler. Görünüşler de sürekli olarak değişip algılayana göreli olduklarından, nesnelerin gerçek doğasına hiçbir zaman ulaşamayız. Hata ihtimali üzerinden geliştirilen şüpheci argümanların üçüncü dayanak noktası, sahip olunan inançlar ile mevcut kanıtlar veya geliştirilen hipotezler ile deliller arasında ortaya çıkan mantıksal boşluktur. Örneğin Hume’un da söylediği gibi, “Güneş yarın da doğacak” hipotezinin doğruluğunu garanti edecek hiçbir delile sahip değiliz. Ya da Russell’ın dile getirdiği gibi, sahip olduğumuz hiçbir delil, “Dünya’nın sadece beş dakika önce yaratıldığı” hipotezini geçersiz kılıp elimine edemez.

Septiklerin bilgiyle ilgili bilumum kuşkucu sonuçları desteklemek için, Antik Yunan kuşkuculuğundan beri sıklıkla kullandıkları bir başka argüman, “döngüsellikle ilgili argüman” olmuştur. Bu argüman, birkaç argümanı veya en azından ölçüt problemiyle kısır döngü problemini bir araya getirdiği için oldukça kompleks ve önemli bir argüman olarak karşımıza çıkar. Argümanı hazırlayan başka bir argüman ise “sonsuzca geriye gidişle ilgili argüman”dır. Bu da “sonsuzca geriye gidişin” insanı bir şeyi kesin olarak bilmekten alıkoyduğuna işaret ettiği ve dolayısıyla, bir şeyleri kanıtlamadan doğru kabul etmenin gerekliliğine vurgu yapıp “döngüsellik argümanı”nı hazırladığı için önemli bir argümandır. Argüman, doğrunun 46 Felsefe Perspektivizm, her şeyin bireyin perspektifine bağlı olduğunu, bütün perspektişerin aynı değerde olduğunu, dolayısıyla mutlak hakikatlerin olamayacağını söyleyen görüştür.“kölelerin vücuduna vurulan ve onları sahiplerinden kaçtıkları zaman tanımaya yarayan damgaya benzer” bir işareti olmadığı için, hiçbir şeyin delil ya da ispat olmadan doğru kabul edilemeyeceğine işaret eder. İşte bundan dolayı, sahip olunan bir inanç veya bilgiyle, öne sürülen bir iddiayla ilgili bir delil ya da ispat önerildiği zaman, şüpheci doğallıkla “bu ispatı da ispatla!” der. Hal böyle olduğunda, iddiayı temellendirmek veya kanıtlamak için getirilen ispatın kendisi başka bir ispata, bu sonuncusu da bir başka ispata ihtiyaç duyar ve bu durum bu şekilde geriye doğru sonsuzca devam edip gider. Demek ki en ufak bir şeyi bilmek için, sonsuza kadar geri gitmek, yani mevcut bilgi ya da veriyi sonsuz sayıda başka veriyle ilişkilendirmek gerekir. Zira her şey başka şeylerle ilişki içinde olup en ufak bir şeyi bilmek, onun tüm evrenle olan ilişkisini bilmeyi gerektirir. Kuşkucuya göre, bunu veya hiçbir şeyin bütününü bilemeyeceğimiz, her durumda sonsuzca geriye gidişe mahkum olduğumuz için, hiçbir şeyi bilemeyiz.

Sonsuzca geriye gidişin yol açtığı güçlükten sakınmanın tek yolu, tek tek her şeyin ispatlanmasının imkânsız olması nedeniyle, bir şeyleri ispatlamadan doğru kabul etmekten geçer. Bu da başkaca bir kuşkucu argüman olarak “kısır döngüye düşmek” anlamına gelir. Buradaki mantık, kısır döngülerden sakınarak akıl yürütmenin mümkün olmadığına işaret eder. Sözgelimi, a’nın doğru olduğunu, ancak b’nin doğru olduğunu varsaymak suretiyle kanıtlayabilirim; b’nin doğruluğunu ise a’nın doğru olduğunu farz ederek kanıtlamam mümkün olabilir. Hiçbiri bana mutlak kesin olarak veya apriori bir biçimde verilmiş olmayan önermeleri birbirleri aracılığıyla ispatlamak ise kısır döngüye düşmek anlamına gelir. En muhteşem, en gelişmiş kısır döngü ise şudur: “Aklımın değerini ispatlamak için, akıl yürütmem, yani değeri şüpheli olan şeyi, eşdeyişle aklımı kullanmam gerekir.”


Epistemoloji Nedir ?

Epistemoloji Nedir ?

8 Eylül 2015 Salı

Epistemoloji, felsefenin en temel disiplinidir. Bunun en önemli nedeni, onun diğer bütün disiplinlerin bilgi iddialarını sorgulayıp ilke ve kavrayışlarını temellendirmesidir.

Bilginin Kaynağı

Bilginin Kaynağı

15 Ocak 2018 Pazartesi

Bilgi türleriyle ilgili araştırma ve tartışmaların temelinde, hiç kuşku yok ki bilginin kaynağına, yani onun akla mı yoksa deneyime mi dayandığına dönük tartışmalar bulunur. Bilginin kaynağı konusu ise doğru bilgiyi hangi güç veya zihinsel yetilerimize borçlu olduğumuzla ilgili bir tartışma üzerine yükselir. Bu noktada karşımıza dört ana tutum ya da konum çıkar: Akılcılık, deneyimcilik, sentezci yaklaşım ve sezgicilik.

Mütekabiliyetçi Doğruluk veya Uygunluk Teorisi

Mütekabiliyetçi Doğruluk veya Uygunluk Teorisi

22 Mart 2017 Çarşamba

Epistemolojide hakikat veya doğruluğun özüyle ilgili olarak İlk Çağ’dan günümüze bazı teori ya da görüşler öne sürülmüştür. Bunlardan birincisi, ilk kez Platon tarafından Sofist adlı diyalogda ortaya konan ve hakikatin zihin ile şeylerin uyuşmasından, düşüncenin şeylere uygunluğundan meydana geldiğini ifade eden mütekabiliyetçi doğruluk görüşüdür.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi