Image

Descartes ve Düalizm

Descartes, modern felsefenin kurucusu olarak tanınır. Gerçekten de Orta Çağlardaki Aristotelesçi ve Tanrı merkezci dünya görüşünün 17. yüzyılda ortaya çıkan bilimsel ve akılcı görüşlere yerini bırakmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Descartes, Rönesans felsefesinin hayata yeni bir bakış açısı getirdiği ve reformasyon hareketinin de kilisenin egemenliğini hasara uğrattığı bir dönemde yaşamıştı. Descartes, her ne kadar inanmış bir Katolikse de reformasyon hareketinin kiliseye, özellikle de Aristoteles’in Ortaçağdaki yorumuna karşı getirdiği eleştirilerden etkilenmiştir. Descartes’ın felsefesi, bir yandan Hristiyan inancıyla yeni gelişen bilimlerin açıklayıcı gücünü birleştirme ve diğer yandan da 16. yüzyıl sonlarıyla 17. yüzyılın başlarında yeniden güç kazanan, Tanrının varlığına ilişkin şüpheciliği reddetme çabası olarak görülebilir. Descartes, şüphecilerin Tanrının varlığı bilgisine karşı geliştirdikleri iddiaları çürütmek amacıyla şüpheciliği, bir yöntem olarak en son sınırına kadar götürerek, insan bilgisine şaşmaz, çürütülemez bir temel bulmayı hedeflemiştir. Descartes için yöntemsel şüphenin tamamlanması bilimsel bilginin önceden verili yapılarının yeniden yapılandırılmasını sağlayacaktır; gerçekten de Descartes’ın Meditasyonlar’ın birincisinin başında söylediği şu sözler on yedinci yüzyıl düşüncesinde temelden devrimci bir dönüşümün habercisidir:

Bundan birkaç yıl önce, çocukluğumdan beri çok sayıda yanlışlığı doğru diye kabul ettiğimin ve yine o yaştan beri hiç de sağlam olmayan ilkeler üzerine kurduğum şeylerin doğasının büyük ölçüde şüpheli olduğunun ve kesin olmadığının farkına varmış bulunmaktayım. Böylece, hayatımda bir defa, eğer bilimlerde sağlam, değişmez ve sürekli bir şey kurmak istiyorsam, bu zamana kadar edindiğim bütün her şeyi bir yana bırakarak, her şeye yeni baştan temelden başlamak gerektiğini anladım (Descartes, 1998: 142).

Descartes’ın Meditasyonlar’ı yazmaktaki amacı, felsefenin tamamen, mutlak bir temele dayanan bir bilim haline dönüştürülmesidir. Descartes’ın Yöntem Üzerine Konuşma adlı eseri daha sonra yazacağı diğer üç çalışmasındaki konular için bir zemin hazırlama ve onların her birinde ele aldığı konuyu incelemek üzere bir yöntem geliştirme amacını güder. Descartes bu eserinde, aynen bir binanın temeli gibi, bilimsel bilginin dayanacağı sağlam bir temel arayışı içindedir. Descartes’ın amacı, sağlam bir binanın sağlam bir temel üzerine kurulması gibi, bilimsel bilginin de sağlam temeller üzerine kurulmasıdır.

Descartes, o ana kadar çalıştığı çeşitli disiplinlerden farklı yöntemler öğrendiğini, ancak bu yöntemlerin hiç birinin doğru ve kesin bilgiye ulaşmakta yeterli olmadığını ifade etmiştir. Ona göre, kıyaslar mantığı, zaten bilineni ortaya koyar; geometri ve cebir de bir yandan yöntemsel olarak kullanılamayacak kadar soyuttur, öte yandan sadece geometrik şekiller ve rakamlarla sınırlıdır. Dolayısıyla Descartes, evrensel olarak geçerli olabilecek kısa bir yöntemsel kurallar listesinin, doğru ve kesin bilgiye ulaşmada en iyi yol olacağını düşünmüş ve yönteminin ünlü dört kuralını aşağıdaki gibi sıralamıştır:

Birincisi, doğruluğunu apaçık olarak bilmediğim hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemek; yani aceleyle yargıya varmaktan ve önyargılara saplanmaktan dikkatle kaçı nmak ve vardığım yargılarda, ancak kendilerinden şüphe edilemeyecek derecede açık ve seçik olarak kavradığım şeylere yer vermekti. İkincisi, inceleyeceğim güçlükleri daha iyi çözümlemek için her birini, mümkün olduğu ve gerektiği kadar bölümlere ayırmaktı. Üçüncüsü, en basit ve anlaşılması en kolay şeylerden başlayarak, tıpkı bir merdivenden basamak basamak çıkar gibi, en bileşik şeylerin bilgisine yavaş yavaş yükselmek için; hatta doğal olarak birbiri ardınca sıralanmayan şeyler arasında bile bir sıra bulunduğunu varsayarak; düşüncelerimi bir sıraya göre yürütmekti. Sonuncusuysa hiçbir şeyi atlamadığımdan emin olmak için, her yanda eksiksiz sayımlar ve genel kontroller yapmaktı (Descartes, 1994: 2122).

Bu dört kural, Descartes’ın matematiksel akıl yürütme biçiminin, matematiksel olmayan alanlarda da verilen yargılara taşınmasıdır. Descartes, bu düşüncelerinin yanı sıra, zihin felsefesi açısından da çok önemli bir yere sahiptir. Descartes Meditasyonlar’da şüphe yöntemini kullanarak, kendi varlığını, yani “ben varım” inancının doğru olduğunu kanıtladıktan sonra yeni bir soru sorar; ben neyim? Descartes burada, varlığa ilişkin sorudan, öze ilişkin soruya geçiş yapmıştır. Varlık soruları “o var mıdır?” “ben var mıyım?” ve benzeri formdadır. Öz sorularıysa bir şeyin ne olduğunu soran sorulardır, örneğin “ben nedir?”, “bilgi nedir?” gibi. Orta çağlarda pek moda olan bu ayrım Aristoteles’e kadar uzanır. Dolayısıyla Descartes, Aristoteles’i birçok konuda otorite olarak kabul etmemesine karşın, Aristoteles’ten gelen şu fikri kabul eder; bir şeyin özü onun gerçekten ne olduğudur. Dolayısıyla Descartes, kendi özünü, yani ne özellikte bir şey olduğunu bilmek istemektedir.

Descartes “ben varım” önermesini her söylediğinde ya da düşündüğünde, bu önermenin zorunlu olarak kendini kanıtladığını düşünür. “Ben varım” önermesinin zorunluluğu, onun birinci şahıs kipinden kaynaklanır. “Ben varım” önermesi söylenildiği ya da düşünüldüğünde doğru olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka deyişle bu önermenin doğruluğu onun ortaya konmasının bir işlevidir. “Ben varım” düalizm argümanları için zorunlu bir öncüldür. Meditasyonlar’da varlık sorusundan öz sorusuna geçiş yapan ve “ben neyim?” sorusunu cevaplamayı amaçlayan Descartes, “Ben neyim?” sorusunu II. Meditasyon’da, özde düşünen bir şey olarak cevaplar. Ancak, kendisini özde düşünen bir şey olarak ortaya koyması, Descartes’ın düalist olması için tek başına yeterli değildir. Ama Descartes, VI. Meditasyon’da kendisinin gerçekten bir ruh ya da zihin olduğunu ve bedeni varlıktan ayrıldıktan sonra da var olmaya devam edeceğini savunur ve bu iddia, kesinlikle düalist bir iddiadır. Descartes’ın düalizmini ve zihin beden ayrımını anlayabilmek için, Meditasyonlar’daki akıl yürütme zincirini incelemekte fayda vardır.

I. Meditasyon

I. Meditasyon kendilerinden şüphe edilen şeyler hakkındadır ve Descartes’ın şüphe yönteminin temel sorusuyla başlar: Kesin olarak bildiğim, doğruluğundan şüphe edemeyeceğim bir şey var mıdır? Descartes’ın Meditasyonlar için yazdığı özette belirttiğine göre, I. Meditasyon’daki sistematik şüphe yöntemi bizi, her türlü peşin hükümden kurtarmaya, şeyler hakkında açık seçik bilgiye ulaşmamıza yarar. Kesinlik arayışında Descartes, o güne kadar sahip olduğu inançlarının, gerçekten hakikati yansıtıp yansıtmadığını sorgulamaya başlar.

I. Meditasyon’daki argümanların temelinde, felsefe tarihinde birincil ve ikincil nitelikler olarak bilinen ayrım yatmaktadır. Bir nesneye, diyelim ki bir portakala baktığımızda, onun lezzetini ve kokusunu, yuvarlaklığını, rengini, tekliğini algılarız. Descartes portakalın rengi, kokusu, tadı gibi niteliklerinin gerçekten kendisinde olmadığını, aksine gözleyenin zihninde yer aldığını ve nesneye atfedildiğini düşünmektedir. Bu tür nitelikler geleneksel olarak ikincil nitelikler olarak bilinirler. Buna karşın, portakalın yuvarlaklığı ve tekliği gibi nitelikler gözleyenin zihninin ürünleri değil, aksine portakalın kendine özgü özellikleridir. Bunlar birincil nitelikler olarak bilinir. Descartes’a göre, ikincil nitelikler nesneye ilişkin duyumlardan kaynaklanırken birincil nitelikler, nesneye özgü matematiksel niteliklerdir. I. Meditasyon’da başlattığı şüphe sürecinde Descartes, ikincil olduğu kadar birincil niteliklerin doğruluğundan da emin olamadığını göstermek zorundadır. I. Meditasyon’un sonunda Descartes, hiçbir şeyin kesin olmadığı görüşüne varır.

II. Meditasyon

II. Meditasyon insan zihninin özünü anlamaya ve zihni tanımanın bedeni tanımaktan daha kolay olduğuna ilişkindir. Descartes II. Meditasyon’a, şüphesinin sınırlarını sorgulayarak başlar. Nasıl Arşimet yer yuvarlağını bulunduğu yerden oynatmak için sabit ve sağlam bir nokta istiyorsa Descartes da doğru, şaşmaz bir felsefi sistemin temelini atabilmek için, kesin ve kendisinden şüphe edilemez bir şey aramaktadır. Bu şey de kendi varlığıdır; “benim, ben varım önermesini her dile getirişimde ya da her tasarlayışımda bunun zorunlu olarak doğru olduğu sonucuna varmak gerekiyor” (Descartes, 2007: 22). Descartes Yöntem Üzerine Konuşma’da bu akıl yürütme zincirini meşhur “düşünüyorum, o halde varım” (cogito ergosum) ifadesiyle özetlemiştir.

Descartes bir kere var olduğundan kesin olarak emin olduktan sonra ne tür bir varlık olduğunu sorgular. Descartes, kendi özünü anlamaya ilişkin sorgulamasını “var olduğumdan kesinlikle emin olan ben, ne olduğumu yeter açıklıkla bilmiyorum” ifadesiyle başlatır (Descartes, 2007: 22). Kim olduğuna ilişkin ilk cevabı Aristoteles’in akıllı hayvan düşüncesidir. Ama bu düşünceyi hemen reddeder, çünkü; bu onu, tanımlaması gereken bir başka kavramlara götürür ve işin içinden çıkamaz hale gelir. Görünüşte hem fiziksel hem de zihinsel özelliklere sahip gibi görünmektedir. Ancak Descartes, kendisinin zihinle ya da ruhla eşdeğer olduğunu kanıtlamak istemektedir. O yüzden de bedenine ihtiyaç duymaksızın, yalnızca ruhu aracı lığıyla yapabileceği bir şey olup olmadığını incelemeye koyulur. Sahip olduğu her şeyin doğruluğundan şüphe edebildiği halde, şüphe etme eyleminde bulunurken şüphe etmekte olduğu fikrinden şüphe edemeyeceğini anlar: “Benim, ben varım, bu kesin; ama ne kadar zaman için? –– Düşündüğüm sürece, zira ola ki düşünmeyi tamamen kesersem aynı zamanda var olmamı da sona erdirmiş olurum” (Descartes, 2007: 24). Fakat kimdir ya da nedir bu “ben”? Descartes için “ben düşünen bir şeydir, yani bir zihin, bir anlık ya da us” (Descartes, 2007: 24). Bu, Descartes’ın Meditasyonlar’daki genel bakış açısını belirleyen düşünen töz (res cogitans) ve uzamlı töz (res extensa) arasında yaptığı radikal ontolojik ayrımın başlangıç noktasıdır. İki töz, karşılıklı olarak birbirini dışlar. Düşünen töz fiziksel değildir ve özü gereği ruhsaldır, buna karşın uzamlı töz fizikseldir, ama düşünemez.

Descartes bu noktada, dışsal, fiziksel nesnelerin, bilgisinin herkes için apaçık olduğu, kişinin kendisine yönelik “ben neyim?” ya da kişisel özdeşlik sorusundan çok daha kolay yanıtlanabilir olduğu doğruysa niye önce kendi varlığının bilgisinden başladığıyla hesaplaşır. Descartes, dışsal fiziksel nesneler bilgisinin, kendini bilmekten daha kolay olduğunu kabul etmez. Kendi özümüzün ne olduğu, dışsal nesnelerin algısından daha açık seçik ve kesin olduğunu düşünür. Bunu kanıtlamak için de balmumu örneğini verir. Balmumunun önce belli bir şekli, kokusu vardır, serttir, vurulunca ses verir, ama ateşe yaklaştırılınca erir, şekli, kokusu kaybolur, vurulsa bile ses vermez. Bütün bu değişimlerden sonra bile onun aynı balmumu olduğundan şüphe etmeyiz. Ancak, balmumunun bu iki durumda da aynı balmumu olarak kaldığını ne duyumlarımıza, ne de imgelemimize dayanarak iddia edebiliriz. Balmumumun bütün değişikliklere rağmen aynı balmumu olduğunu anlayabilecek olan sadece anlığımızdır (Descartes, 2007: 2728). Aynı şekilde pencereden baktığımızda sokakta gördüğümüz paltolu, iki ayaklı, yürüyen yaratıkların insan oldukları yargısına varıyoruz, “böylece gözlerimizle gördüğümüzü sandığımız şeyi, aslında zihnimizde yerleşik olan, yargılama gücüyle anlamış, kavramış oluyoruz” (Descartes, 2007: 29). Dolayısıyla “madem ki cisimler duyularla ve imgeleme yetisiyle değil ancak anlıkla tam olarak bilinebiliyor ve görülüp dokunuldukları için değil düşünceyle anlaşıldıkları ya da kavrandıkları için tanınıyorlar” Descartes için artık “zihninden daha kolay bilinecek hiçbir şeyin [olmadığı] apaçıktır” (Descartes, 2007: 30).

Böylece Descartes yöntemsel bir şüphe süreci başlatmış, her şeyden şüphe edebildiğini, ama kendinden, zihninden, şüphe eden “ben”den şüphe edemeyeceğini bulmuştur.

III. Meditasyon

III. Meditasyon Tanrı’ya ve Tanrının varlığına ilişkindir. Descartes’ın zihin üzerine düşünmesi onu, III. Meditasyon’da Tanrı üzerine düşünmeye sevk etmiştir. II. Meditasyon’da kendi varlığı üzerine düşündüğünde varlığını, kesin ve açık seçik bildiğini ortaya koyan Descartes’ın bu meditasyonda stratejisi, Tanrının varlığını ve kesinliğini, kendi zihninin kesinliğinden hareketle kanıtlamaktır. Bu yeni bir fikirdir.

Descartes’a göre, insan düşünceler, ideler, istemler, duygulanımlar ve yargılar gibi, farklı düşünme biçimlerine sahiptir. Bunların arasında sadece yargıların doğruluk değeri vardır. Yanılgılarımızın çoğu da idelerimiz hakkındaki yargılarımızdır.İdeler de doğuştan gelen ideler (ideae innatae), zihnin kendi ürettiği ideler (ideae factitiae) ve dışarıdan gelen ideler (ideae adventitiae) olmak üzere üç türlüdür. Dışarıdan gelen ideler duyu verilerine dayanır. Zihnin kendi ürettiği idelerdeyse imgelem devrededir, bunlar gerçek ve saf olmayan idelerdir. Doğuştan gelen idelerse kesin ve apaçıktır, bunların nesnel olgusallığı vardır. Dolayısıyla Descartes nesnel olgusallığın dış dünyada değil, insan zihninde olduğuna inanır.

Zihnindeki Tanrı fikrini gözden geçiren Descartes, zihnindeki tanrı idesine nasıl sahip olduğunu araştırmaya koyulur. Tanrı idesini duyular yoluyla elde etmiş olamayacağı için, Tanrı idesinin kaynağının kendisi olup olmadığını inceler. Ancak, kendisi sonlu bir varlık olduğu için, kendisine ilişkin idesi sonlu ve mükemmel olmayan bir töz idesidir. Dolayısıyla tanrı idesini zihin de üretmiş olamaz. Bu noktada “yeterli neden ilkesi”ne yani bir fikrin nedeni de en az kendisi kadar gerçeklik taşımalıdır ilkesine dayanarak bizdeki sonsuz mükemmellik idesinin, kendisi sonsuz ve mükemmel olan bir varlık, yani Tanrı tarafından verilmiş olması gerektiği sonucuna varır (Descartes, 2007: 41). O halde Tanrı vardır, çünkü O, Descartes’ın zihnindeki Tanrı idesinin tek yeterli sebebidir.

IV. Meditasyon

IV. Meditasyon doğruya ve yanlışa ilişkindir. IV. Meditasyon insanların yaptıkları hataların kökenini araştırmaya ve bu yanlışlıklardan ve hatalardan Tanrının sorumlu olmadığını göstermeye yöneliktir. Varlığını bir önceki meditasyonda kanıtladığı Tanrı, onu yanıltıyor olamaz, Tanrının bize verdiği aklı iyi kullanacak olursak hiçbir zaman yanılmamıza olanak yoktur. Ancak, yanılmanın bir eksiklikten başka bir şey olmadığını, yanılabilmek için sınırlı ve sonlu olmanın yeterli olduğunu belirten Descartes, daha sonra, yanılmanın kendi yargılama yetisinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırmaya koyulur (Descartes, 2007: 5051). Bu olasılığı reddettikten sonra Descartes, hata yapmasının kendindeki bilme yetisi, seçme yetisi, başka deyişle anlığı ve onunla birlikte iradesinin birlikte iş görmesinin sonucu olup olmadığını inceler (Descartes, 2007: 52). Bu yetilerden hiçbirini yaptığı hatalardan sorumlu tutamayacağına karar verir.

Meditasyonun son kısmında Descartes, Tanrının bizi yaratmış olmasına rağmen bizim yanlışlarımızdan sorumlu olmadığını gösterir. Bilgimizin sınırlı olmasından, irademizin bilgimizden daha geniş olmasından dolayı ya da hataya düşmekten bizi alıkoymadığı için Tanrıyı suçlayamayız. Çünkü; asla yanılmamak alışkanlığını kazanmak elimizdedir. İrademizin, bilgimizin ötesine gittiği, yanıldığımız önceki durumları hatırlayarak, sadece açık ve seçik bildiğimiz şeyler hakkında yargıda bulunma alışkanlığını kazanabiliriz. Descartes bu meditasyonda, sadece yanılmalarımızın sebeplerini göstermekle kalmamış, ayrıca doğru bilgiye ulaşmanın yollarını da vermiştir.

V. Meditasyon

V. Meditasyonda, maddesel şeylerin özünün, bir kere daha Tanrı ve Tanrının varlığına ilişkinliğidir. İlk önce kendi ben’inin, oradan da Tanrı’nın bilgisine ulaşan Descartes, yanılgının kaynağı sorunu çerçevesinde, dış dünyanın bilgisini nasıl edinebileceğini araştırır. Descartes, ben’in tanrıya ilişkin bilgisinden hareketle dış dünyaya yönelir. Dolayısıyla dış dünyanın bilgisine, “düşünüyorum o hâlde varım” önermesine ulaştığı gibi sezgiyle değil, tümdengelim yöntemi ve duyumlarına dayanarak ulaşır.

Descartes, meditasyonun başında, maddesel şeyler üzerine kesin ve şüphe götürmez hiçbir şeyin bilinip bilinmediğini araştırmaya koyulmadan önce, bu şeylerin kendi zihnindeki idelerinin, sırf yalnızca düşüncesinde var olan ideler olarak ne kadar açık ve seçik olduklarını görmek gerektiğini söyler (Descartes, 2007: 59). Böylelikle Descartes’ın dış dünyada bilgisine ulaşacak olduğu şey, onda bulunan nesnelerin özlerinin bilgisidir. Çünkü; şeyleri bilmek, onların özlerini bilmek demektir (16. Önerme). Öte yandan, geometri de dahil olmak üzere, herhangi bir şeyin mutlak bilgisi Tanrının varlığından edindiğimiz kesinliğe bağlıdır. Aksi takdirde, belirsiz ve karanlık bilgilerden başka bir şeye sahip olamayız. Dolayısıyla Tanrıyı bilmeden özlere ilişkin herhangi bir bilgiye sahip olmak mümkün değildir.

VI. Meditasyon

VI. Meditasyon, maddesel şeylerin varlığına ve insanın ruhuyla bedeni arasındaki gerçek ayrılığa ilişkindir. Descartes buraya kadar, birçok konuda kesinliğe sahip olduğunu göstermiştir; var olduğu, varlığının özü, nedensel ilke, Tanrının varlığı, Tanrının onu yaratmış olduğu, Tanrının onu aldatmayacağı, açık ve seçikliğin hakikatin belirleyicileri olduğu, özgür iradeye sahip olduğu, hataların kaynağı ve Tanrının zorlu bilimsel kanıtların doğruluğunun kaynağı olduğudur. VI. Meditasyon’da iki amacı vardır; ilki, maddesel şeylerin var olduğunu göstermek, ikincisi zihnin bedenden ayrı olduğunu göstermek.

Descartes, daha önce algının birincil nesneleri (matematiğin nesneleri) ve algının ikincil nesneleri (duyum nesneleri) arasında yapılmış ayrıma atıfta bulunarak, maddesel nesnelerin var olup olmadığını incelerken iki soru sorar: (1) Birincil nesneler var mıdır? (2) İkincil nesneler var mıdır? İlk soruyu cevaplarken Descartes, imgelem ile salt anlama ya da kavrama (anlık) arasında ayrım yapar. Anlık zorunlu olarak insana özgü bir yetidir, ama imgelem değildir. Biz birincil nesneleri düşünebildiğimiz için, bu nesnelerin var olması olanaklıdır. Bu nesneleri aynı zamanda imgeleyebildiğimiz için bu nesnelerin var olması olasıdır, ama onların var olup olmadığından emin olamayız (Descartes, 2007: 6869). İkincil nesnelerin varlığı da duyum algısına bağlı olduğu için, onların da bilgisinden emin olunamaz.

Descartes, insanların özsel niteliklerinin düşünme, isteme ve imgelem gibi tamamen ruha ilişkin nitelikler olduğunu ve bedenle hiçbir ilgisi olmadığını söyler. Buna karşın duyum algısı, yer değiştirmek, çeşitli durum ve konumlar almak gibi bir beden gerektiren nitelikler ruhumuzun değil, bedenimizin nitelikleridir ve özümüzü oluşturmazlar. Bunların arasında en fazla ilgilendiği yeti “edilgen duyma, yani duyulur şeylerin kavramlarını alma ve bilme yetisidir” (Descartes, 2007: 73). Bu yeti kendisinde, kendinden başka birinde, söz konusu ideleri oluşturan etkin bir gücün olduğunu gösterir. Descartes, kendisinin ya da Tanrının, bu ideleri etkin bir şekilde oluşturan kaynak olamayacağını, bunun kaynağının maddesel şeyler olduğunu söyler.

Descartes, her ne kadar, algılarının dışsal nesneler tarafından oluşturulduğundan eminse de hala duyum algısının güvenirliğinden şüphe duymaktadır. Bu konuyu, doğanın kendisine dışsal nesneleri nasıl farklı şekillerde öğrettiğini anımsayarak gündeme getirir. En genel anlamda, doğadan kastı “zaten Tanrının kendisinden veya yaratılmış şeylere verdiği durum” düzenden başka bir şey değildir (Descartes, 2007: 75). Daha özel olarak kendi doğası da Tanrının ona verdiği bütün şeylerin derlenip toparlanış tarzından başka bir şey değildir. Doğanın bize öğretti ği bazı önemli hakikatler vardır. Doğanın kendisine “en ısrarlı öncelik ve en canlı duyarlıkla öğrettiği şey acı duyduğunda rahatsız olan, acıktığında susadığında yemek ya da içmek isteği gibi şeyler duyan bir bedene sahip olduğudur” (Descartes, 2007: 75). Doğa, ikinci olarak, ona ruhuyla bedeninin “nerdeyse bir bütün oluşturacak kadar karışmış ve kaynaşmış olduğunu” (Descartes, 2007: 75) gösterir. Doğa, üçüncü olarak, ona kendi etrafında dışsal nesneler olduğunu öğretir. Doğanın bütün bu hakikatleri bizim, bir zihin ve bedenden oluşmuş olduğumuz gerçeğine dayanır.

Meditasyonlar Descartes’ın zihin beden problemine odaklandığı eseridir. Meditasyonlar’da kendi ben’inin varlığının temel ilkesi olarak ortaya koyduğu cogito’nun Descartes’ın felsefesinin diğer alanlarındaki yansımasını bulabildiğimiz bir yer açık seçik idelerdir.


Zihin Felsefesinin Diğer Felsefe Disiplinleri Arasındaki Yeri

Zihin Felsefesinin Diğer Felsefe Disiplinleri Arasındaki Yeri

16 Ekim 2015 Cuma

Zihin felsefesinin diğer felsefe disiplinleri arasındaki yerini belirlemek, yani zihnin doğasını incelemenin diğer felsefi sorularla nasıl bağlantılı olduğunu ortaya koymak, zihin felsefesinin kapsamını anlamak için de gereklidir.

Zayıf ve Kuvvetli Yapay Zeka Ayrımı

Zayıf ve Kuvvetli Yapay Zeka Ayrımı

10 Ağustos 2018 Cuma

Yapay zeka alanındaki tartışmaların çoğu, Kartezyen düalizmin, duyguların ve düşüncelerin, fiziksel dünyadan farklı bir alana ait olduğunu, öne sürmesinden kaynaklanır.

Çözümsüz Bir Bilmece

Çözümsüz Bir Bilmece

7 Mart 2018 Çarşamba

“Zihinselliğin işareti” olarak yukarıdaki adayları gözden geçirdiğimizde, zihinsellik kavramımızın homojen olmadığını, aksine birçok görüşü içinde barındırdığını görüyoruz.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi