Image

Dilsel Felsefeye Sapış ve Modern Mantık

Dilin, felsefenin odağına yerleştiği bu süreç, özellikle Kant’tan başlayarak aynı zamanda dilin ne kadar yanıltıcı olabileceğini de öğrendiğimiz süreçtir. Kant, özellikle birinci eleştirisinin diyalektik bölümünde, yüzyıllardır felsefecilerin üzerinde söz söylemekten çekinmedikleri pek çok konunun nasıl olup da aklın sınırlarını aştığını, bir başka deyişle metafizik yaparken kullandığımız dilin ne kadar yanılsamalı olabileceğini göstermiştir. Frege’nin çalışmaları, sayılarla ilgili kullandığımız dilin, sayıları dil dışı bir varlıkmış gibi ele almamıza yol açtığını, oysa dilin mantığını yeterince çözümlediğimizde sayılara ilişkin doğru önermelerin nasıl olup da dil içerisinde ele alınabileceğini öğretmiştir. Ayrıca, Russell Paradoksu, sözel ifadelerle kümelerin tanımlanmasının çelişkilere yol açabileceğini, dolayısıyla, dilin kullanımında bazı sınırlamaların getirilmesinin gerekli olduğunu ortaya koymuştur. Kısacası, dil bizi yanıltabilir. Dolayısıyla felsefenin birincil ilgi alanı dilin işleyişinin anlaşılması, hata ve yanılsamalardan kendimizi koruyacak biçimde kullanımının sınırlandırılmasıdır. Neyin var olduğu ya da olmadığı, neyi bilip neyi bilmeyeceğimiz gibi sorulardan önce, neyi ne ölçüde ifade edebileceğimiz sorusu felsefenin aslî konusu haline gelmiştir. Felsefedeki bu odak kayması “dilsel felsefeye sapış” (İng. “turn to lingusitic philosophy” veya “lingusitic turn”) olarak da adlandırılmaktadır. Modern mantık gerek önermeleri ve önerme eklemlerini, gerekse önermelerin içyapılarını, oldukça net bir biçimde simgeleştirebilmemizi ve bu sayede, önermeler arasındaki anlam bilimsel ilişkileri sorunsuz bir surette çözümleyebilmemizi sağlar. Bir bakıma, modern mantıkta oluşturulan biçimsel dizgeler, Gottfried Leibniz’in (1646-1716) bir zamanlar hayalini kurduğu evrensel dilin, characteristica universalis’in birer örneğidir. 

20. yüzyıl, söz konusu dil felsefesinin iki ayrı safhasına, iki ayrı yapılış biçimine arka arkaya tanıklık etmiştir. Bu safhalardan ilkinde dilin, Frege sonrasında gelişmeye başlayan mantığa dayalı olarak çözümlenmesi, anlamlı olan ve olmayan arasındaki ayrımın bu çözümlemelere dayanarak yapılması ön plana çıkmıştır Bu ilk safhada da birisi mantıksal atomculuk bir diğeri ise mantıksal pozitivizm olarak adlandırılabilecek iki yaklaşımı birbirinden ayırt etmemiz gerekmektedir. İkinci safha ise felsefeciler, ideal biçimsel bir dil olarak mantığı esas almaktansa gündelik yaşamda kullandığımız biçimiyle dilin kendisine yönelmişlerdir. Mantıksal atomculuk söz konusu olduğunda, Moore ve Russell’ın; mantıksal pozitivizm söz konusu olduğunda Schlick, Carnap ve Ayer’ın; gündelik dilin felsefesi söz konusu olduğunda ise Ryle ve Austin’in görüşlerini bu çalışmamızda tanıtmaya çalışacağız. Öte yandan her iki safhada da kendi görüşleriyle öne çıkan ve tüm bu felsefeciler üzerinde büyük etkisi bulunan bir felsefeci olarak, Wittgenstein’ın görüşlerine özel bir yer ayıracağız.  Analitik felsefenin, özellikle de yukarıda ifade ettiğimiz ilk safhasının mahiyetini hakkıyla anlayabilmemiz, modern mantığın gelişimi ve gücü hakkında bir fikir sahibi olmamızı gerektirir. Modern mantıkta önermeler, biçimsel bir dil içerisinde temsil edilir. Biçimsel dil, sadece işaret dizilerinden oluşur. Biçimsel bir dizge, söz konusu bu biçimsel dile işaret dizileri arasındaki dönüştürme kurallarının eklenmesi ile elde edilir. Söz konusu işaretlerin ve işaret dizilerinin, neye işaret ettikleri ya da ne anlama geldikleri dikkate alınmaz. Bu itibarla gündelik dilden kaynaklanan muğlaklıklar, vurgu ya da tonlamaya bağlı belirsizlikler, hemen tamamen aşılmış olur. Analitik felsefenin kuruluşunda ve gelişiminde büyük katkısı bulunan Bertrand Russell, Alfred North Whitehead ile birlikte 1910-1913 yılları arasında kaleme aldığı Principia Mathematica adlı eserinde, modern mantığın o ana kadar ulaştığı sonuçları başarıyla ifade etmiştir. Bu ölçüde gelişmiş ve temsil gücü yüksek bir mantığın felsefenin önünde yeni ufuklar açmış olması da gayet beklenebilir bir sonuçtur. Burada sunulan yaklaşım içerisinde, gündelik dilin barındırdığı muğlaklıklar ve belirsizlikler eleştirilmektedir. Bu sorunlardan arınmış mantıksal bakımdan mükemmel bir dilin peşine düşülmelidir. Ancak konu, sadece böylesi mükemmel bir dilin kurulması değildir. Belki de gündelik dil, barındırdığı sorunlar nedeniyle biz farkında olmadan karşımıza birtakım felsefî sorunlar çıkarmaktadır. Dilin kendisinden bu sorunları ayıkladığımızda, belki de bu felsefî sorunlardan kurtulmamız da mümkün olacaktır.


Çağdaş Metafizikçiler : Bergson ve Whitehead

Çağdaş Metafizikçiler : Bergson ve Whitehead

7 Eylül 2015 Pazartesi

Bilimin en yüksek seviyelerinden birine ulaştığı, başarı üstüne başarı kazandığı bir sırada, yani 20. yüzyılın hemen başlarında iki adam bilimsel düşünme tarzının temele aldığı kabulleri sorgulama durumuna gelmiştir.

Kant'ın Yargıları Sınıflandırması

Kant'ın Yargıları Sınıflandırması

5 Ocak 2017 Perşembe

Kant’a göre yargı, düşünme yetisinin bir edimidir. Dil felsefesinin gelişim süreci içerisinde Kant’ın yargılara ilişkin sınıflandırması, önermelere uygulanmıştır. Bazıları, önerme ile haber tümcelerini kast ederken; bazıları, farklı biçimlerde ya da farklı dillerde ifade edilen nesnel içeriğin kendisine, önerme adını vermiştir.

Dilsel Felsefeye Sapış ve Modern Mantık

Dilsel Felsefeye Sapış ve Modern Mantık

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Dilin, felsefenin odağına yerleştiği bu süreç, özellikle Kant’tan başlayarak aynı zamanda dilin ne kadar yanıltıcı olabileceğini de öğrendiğimiz süreçtir. Kant, özellikle birinci eleştirisinin diyalektik bölümünde, yüzyıllardır felsefecilerin üzerinde söz söylemekten çekinmedikleri pek çok konunun nasıl olup da aklın sınırlarını aştığını, bir başka deyişle metafizik yaparken kullandığımız dilin ne kadar yanılsamalı olabileceğini göstermiştir.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi