Image

Doğa Filozoflarının Zihinle İlgili Görüşleri

Doğa filozofları insanı ele almaktan çok varlık sorunuyla ilgilenmişler ve gerçekliğin doğası üzerinde düşünmüşlerdir. “Gerçek nedir?” ontolojinin yani, varlık felsefesinin sorusudur. Doğa filozoşarı bilginin kökeni ve doğasına ilişkin sorular da sormuştur. “Ne bilebiliriz ve nasıl biliriz?” soruları epistemolojinin yani, bilgi kuramının sorularıdır.

İyon düşünce geleneğinde, varlık olarak insan, doğanın bir parçasıdır. Yapı bakımından insan, doğasıyla evren birbirlerine simetriktir İnsanı anlamak ve açıklamak, evreni anlamak ve açıklamak demektir. Onlar, “aklın sadece insan zihninin özel bir yetisi olduğunu” (Horkheimer; 1994) düşünen günümüz akılcılığından farklı bir akıl anlayışına sahiptiler. Onlarda akıl, gerçekliğin (evrenin) yapısında bulunan bir ilke sorunu, ya da durumsallıktı. İnsanı doğadan bağımsız, evrenin logosunun dışında, kendine özgü akıl sahibi varlık olarak görmemişler ve insanın bilme yetisini de insanı, doğa karşısında bağımsızlaştırıp, doğayı ele geçirerek, onun yapısına müdahale olanağı sağlayan bir yeti olarak düşünmemişledir.

İnsanın antropolojisini, doğanın yapısında var olan logos’a ait niteliklerle açıklamı şlardır. Bu nedenle doğa filozoşarı, doğa felsefesinden bağımsız bir insan felsefesi geliştirmemişlerdir. Onlar için, her şeyin çeşitlilik gösterdiği, değiştiği bu evrende oluşun nedenini ve ilkesini bulmak, insan nasıl bilebilir ya da erdem nedir gibi sorulardan çok daha önemli olmuştur.

Sokrates öncesi felsefeye damgasını vuran, iki temel felsefe sorunundan biri olan değişim sorunu ya da oluş ve bozuluş sorunu, bugün, zihin felsefesinin temel sorunlarından olan, duyu algılarının güvenilirliği ve düşünceyle ilintisi sorununun temelini oluşturur. İlk doğa filozoşarı olan üç Miletli düşünür, tarihte ilk kez her şeyin ilk temelini oluşturan temel töz ya da öz sorununu ortaya atmışlardır. Bunları takiben Herakleitos ve Empedokles’in felsefelerinde değişim sorunu ve bununla bağlantılı olarak da oluş ve bozuluş sorunu ortaya çıkmıştır. Sokrates öncesi felsefeye damgasını vuran ikinci temel felsefe sorunu, Sofistler döneminde, düşünen bir varlık ve toplumsal bir varlık olarak, insan sorunudur.

Milet Okulu Düşünürleri

Miletli düşünürlerin ilki olan Thales, suyu varlığın temeli olarak kabul eder. Suyun gaz, katı madde, sıvı hallerinin hepsini alabildiği düşünüldüğünde bu düşünce akla yakındır.

Thales’den sonra gelen Anaximandros bilinen ilk ve en eski Yunan yazardır. Eserlerinden günümüze tek bir cümle kalmıştır: “Varolanın temeli, ilkesi apeirondur (sınırsız) fakat meydana gelen değil mi ki ortaya çıkmıştır, zorunlu olarak oluştuğu unsurlara geri dönecektir, zira şeyler birbirlerine, zamanın düzenine göre kararlaştırıldığı şekilde haksızlıkların tazminini ve kefaretini öderler” (Zeller, 2008: 57). Bu cümlenin anlamı nedir? En akla yakın açıklama, Anaksimandros’un gerçekliğe ilişkin düşüncelerini yansıttığı şeklindedir. Anaksimandros’a göre, eğer su evrenin özü olsaydı o zaman maddenin diğer bir unsuru olan ateşi yok etmez, toprağı da ayrıştırmazdı. Su, ateş, hava ve topraktan ibaret olan dört unsur sürekli olarak birbirleriyle çakıştıkları için, ne bu dört unsurdan birinin ne de bunların arasında kalan bir tözün, evrenin temeli olduğunu düşünmemiştir. Dolayısıyla su, hava, ateş ve topraktan farklı, sürekli değişen bir şeyin varlığın temeli olan cevher olduğunu ileri sürmüştür. Sonsuz, sınırsız, belirsiz gibi isimler verdiği bu cevher yaratılmış değildir, yok olmaz, hareketi de aynı şekilde öncesiz ve sonrasızdır.

Anaksimandros’un öğrencisi olan Anaksimenes, hem kendisini sınırsızca yayıp açtığı, hem de aynı zamanda sürekli bir hareket ve değişim durumunda bulunduğu için, havayı varlığın temeli olan cevher ve evrendeki bütün hareketin sebebi olarak kabul etmiştir.

Herakleitos ve Oluş

Herakleitos her ne kadar Elea okulunu takip etmişse de görüşleri bakımından Miletli düşünürlerle benzerlik gösterir. Her şeyin akış içinde olduğu” savıyla tanınan Herakleitos, aynı zamanda Miletli düşünürlerin maddeci (tekçi) felsefesini sürdürerek, her şeyin değiştiği evrende değişmeyen bir düzen olduğunu da savunmuş, bu değişmeyen düzenin ve varlığın temelini de ateşte bulmuştur. Ancak Herakleitos Milet’li düşünürler gibi kozmos’un ortaya çıkışı ve doğa olgularıyla ilgilenmemiş, insanın kozmos’taki yeri ve anlamıyla, ahlak konularıyla ilgilenmiştir.

Herakleitos, hiç bir şeyin kendisi gibi kalmadığını, şeylerin sonsuzluk içinde akıp gittiğini ve sürekli birbirleriyle yer değiştirdiklerini öne sürmüştür. Hem doğada, hem de insan yaşantılarında, karşıtlıkların bitip tükenmeyen bir mücadelesi vardır. Zıtların çatışması, kozmostaki oluşun nedenidir. Evrensel ilke karşıtlıktır. Kozmosta hüküm süren bu karşıtlıkların çatışması, kaos anlamında bir karşıtlıklar çatışması değildir, aksine şeylerin özünde ve kendi aralarında gözlenen bu çatışma, evrendeki oluşun ilkesidir. fieylerin arasında hüküm süren karşıtlık, evrendeki büyük uyumun da ilkesidir. Herakleitos’a göre, gündelik yaşantımızda deneyimlerimizin süreklilik ve durağanlık göstermesi, şeylerin sürekli değiştiğinin farkına varamayışımızın nedeni, değişimin sürekli olarak aynı düzeyde olmasıdır. Dolayısıyla Herakleitos, Antik Yunan’da ilk kez, duyu organlarıyla algıladığımız görünüşler alemi ve esas gerçeklik alemi arasında bir ayrım yapmıştır (Jones, 1970: 16).

Herakleitos, sadece duyularına güvenen ve görünüşe aldanan insanlar için, “uzlaşmaz şeylerin kendi aralarında nasıl uzlaştığını anlamazlar. Karşıt dönüşlerin uyumu; yay ve lirdeki gibi” der (Herakleitos, Fr. 51). Kiriş ve ok tam olarak birbirlerine karşıttır ve ok bakan kişiye hareketsizmiş gibi görünür. Dolayısıyla Herakleitos’a göre doğadaki ve görünüşler alemindeki durağanlık, denk ve zıt güçler arasındaki çatışmanın bir sonucudur. Esas gerçeklik aleminin uyumlu niteliği duyularla değil, sadece “logos” aracılığıyla anlaşılabilir. Herakleitos’un “logos”u duyular üstüdür, her şeye yön veren, her şeyi kuşatan evrensel akıldır. Bu evrensel akıl, evrensel yasanın, insanın kaderinin, doğanın ve tanrı kavramının kendisidir. Her şeyin kuralı ve yasası olarak düşünülen “logos” her şeyde bulunan, her şeye ortak olan bir şey olarak değerlendirilir. Hakikatin bilgisi bu nesnel ve her şeye ortak olan “logos”a dayanmakla elde edilir. Düşünmenin (phrónêsis) herkese ortak olduğunu söyleyen Herakleitos (Herakleitos, Fr. 113), bundan her insanın doğru düşüneceği ve hakikate uygun davranacağı sonucunun çıkarılamayacağını da belirtir: “Logos her şeye ortak olmasına karşın, çoğunluk sanki kendilerine özel düşünceleri varmış gibi yaşarlar” (Herakleitos, Fr. 2).

Herakleitos, doğa filozoşarı içinde, insana akılcı bir varlık olarak akışın içinde anlam yükleyen ilk düşünürdür. İnsanı evrensel ilke (logos) ile akılcı bir ilişki içinde düşünen, insan aklını araştırma nesnesi yapan düşünür de O’dur. Bu nedenle insanı, evrene organik olarak katmaya çalışır. İnsan ve logos hakkındaki düşüncelerini temellendirirken etikle ilgili görüşlerini de bu merkeze oturtmuştur. O, ahlaklı olmayı ya da olmamayı, insanın kendi mikrokozmosunda var olan karşıtlıkların sürekli çatışması içinde, kendi “ben”ini işlemesi ve karşıtların mücadelesi içinde tutumunu belirlemesi (seçimi) olarak görmüştür. Fizik, metafizik ve etikle ilgili felsefi düşüncelerinin hepsi, temel bir kaynaktan doğar; bu da, logos öğretisidir:” her şey bu logos’a göre olur (Herakleitos, Fr. 1).

Herakleitos evren üzerine olduğu kadar ruh üzerine de düşünmüştür. Herakleitos’a göre ilkesi, doğa ve kendi bedeni olan canlıların ruhları ilkeleri nedeniyle, evrensel ruhun parçasıdır, ondan pay almışlardır. Akıl bağlamında insan, ilkesini iki şeyden alır; dış dünyadan ve kendi doğasından. Ama bireysel akıl evrensel akıldan ayrı düşünülemez ve ondan bağımsız değildir. Çünkü; ölümsüz olan ruh, bedenden ayrıldıktan sonra evrensel ruh’a (logos) geri döner. Oluş, ruhun buharlaşarak bedenden ayrılış durumudur. Herakleitos’da, ruh ve akıl, anlamsal bağlamda özdeştir. Ölümle bedenden ayrılan, hem ruhtur, hem de akıldır. Buharlaşarak bedenden ayrılan ruh (akıl), yeniden bir başka bedende var olarak diyalektik anlamda niteliksel bir değişim geçirir. Herakleitos’un ırmak argümanının anlamı budur: “Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar; ruhlar nemli olandan buharlaşır” (Herakleitos, Fr. 12).

Onun için en önemli olan ateş ve su ya da ıslak ve kuru arasındaki çatışmadır. Kendi kendine hakim olmanın yolu ruhu kuru tutmaktan geçer. Çünkü; ateş daha üstündür. Ama ruh ıslağı sever. Pythagorascılar gibi Herakleitos ruhların etrafımızda olduğunu düşünmekteydi ama, bireysel varlıkları olduğunu kabul etmemiştir. Herakleitos maddeci bir düşünür olarak, ruhun tek bir madde türü, yani ateş oldu ğunu düşünmüştür. İnsanın ruhu tanrısal ateşin bir parçasıdır. Bu ateş ne kadar safsa ruh da o kadar mükemmeldir. “Parlak ve kuru olan ruh, en iyi ve en bilgedir” (Herakleitos, Fr. 118). Herakleitos’a göre nemli ve ıslak olmak, ruh için, bilinçsiz ve kötü durumda olmaktır. Kendine gerekli özeni göstermeyen, bilgece bir yaşam sürdürmeyen birinin ruhu nemlenir ve ıslanır. Bedensel hazlar ve tutkuların bedelini ruh nemlenerek öder. “Ruhları nemlendiren haz ya da ölümdür. Bedenimiz onların ölümünü yaşar, onlar bedenimizin ölümünü yaşarlar” (Herakleitos, Fr. 77).

Herakleitos; ruhun özünün, varlığın derinliklerinde olduğunu ve ruhun, insanın bedensel varlığıyla ile sınırlı bir şey olmadığını düşünür. Kendi deyimiyle “bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın (Herakleitos, Fr. 45)”. Öyleyse Herakleitos’da evrensel logos, ruhun logos’udur. Herakleitos’un felsefesinde mikrokozmos ile makrokozmos arasındaki ilişkinin temeli burada bulunur. Evrensel “logos”la aynı malzemeden (sıcak ve kuru, hava ve ateş) oluşan ruh, makrokozmosun küçük bir modelidir ve logos olarak bütün evreni kuşatır. İnsan, ruhun, dolayı sıyla logos’un, ancak kendinde olan kadarını bilmek olanağına sahiptir. İnsanın yetileri, evrensel ruh’un (logos) bilgisini edinmeye yeterli değildir. İnsandan ancak kendisinin bilgisine varması umulabilir. Kendinin bilgisi de kendi logos’unun bilgisiyle sınırlıdır. İnsan “kendini araştırmalıdır.” Çünkü; kendini araştıran insan, kendi ruhunu (logos) tanır. Ruh, kendi kendini çoğaltan logos’dan başka bir şey değildir (Herakleitos, Fr. 115; Capelle, 1994: 130).

Elea Okulu

Elea Okulu da Miletli düşünürlerle aynı doğrultuda, varlığın özünün tek bir cevherde bulunduğunu savunmuşlardır. Ancak Elealılar, Miletli düşünürlerin ortaya attığı varlığın temeli olan cevherin ne olduğu sorunsalını, bir adım daha ileri götürerek tekil varlıkların çokluğu ve çeşitliliğinin, her şeyin temeli olan Bir’den nasıl ve ne şekilde meydana geleceği sorunsalıyla uğraşmışlardır. Birlik ve çokluk, varlık ve oluş, hareket ve durgunluk sorunu Herakleitos’un olduğu gibi, Elealıların da başlıca tartışma konusu olmuştur. Ancak Elealı Parmenides Bir ve Tek olanın mutlak birliğini ve gerçekliğini öne sürdüğü şiirinde Herakleitos’un görüşlerine karşı çıkmıştır. Parmenides var olmayana karşıt olarak var olan varlık fikriyle yola çıkmış, var olan varlığın bir başlangıcı olamayacağı gibi bir sonuda olamayacağını, onun şimdi var olduğunu, sürekli ve bölünemez olduğunu öne sürmüştür.

Parmenides’ten önceki düşünürler, deneyimlerin düşünme yoluyla işlenmesi üzerinde dururken Parmenides, düşün tarihinde ilk defa, varolanın niteliklerinin salt düşünme yoluyla irdelenmesi fikrini ortaya atmıştır. “Düşünce de varlık’tan farklı değildir, çünkü varlık’tan başka bir şeyin değil, bizzat onun düşüncesidir. Doğru olan yegane kavrayış bize, her şeyde değişmeyen varlığı, yani aklı gösteren kavrayıştır; Diğer taraftan varoluşu, yok oluşu ve değişimi, şeylerin çokluğunu ve çeşitliliğini, yani var olmayanın bir varlığını taşıyan duyular, her türlü hatanın kaynağıdır” (Parmenides, Fr. 8.34ff; akt. Zeller, 2008: 80). Hem Herakleitos, hem de Parmenides duyuların verilerine güvenmemiş, duyulara karşıt olarak düşünmeyi temel almışlardır. Ancak bunu birbirine zıt yollardan yapmışlardır. Duyuların, varlığın kalıcılığıyla ilgili bir yanılsamaya yol açtığını iddia eden Herakleitos, her zaman değişim halinde olan, özü değişim olan ateşi, değişmeyen kalıcı töz olarak ortaya atmıştır. Buna karşın Parmenides, görünüşteki oluş ve bozuluşun, duyuların yanılsamasından kaynaklandığını görmüş, onun arkasındaki değişmeyen hep var olan varlığı öne sürmüştür.

Parmenides’e göre, eğer söz edilebilecekse yalnızca “bir varlık vardır” (Esti gar einai). Bu değişmeyen, hep var olan varlık, Parmenides’e göre, her şeyin “ortak temeli” dir (Capelle, 1994: 145). Varlık değişmeyen, ebedi, zaman dışı olandır. Bir olan (varlık), doğmamıştır, yok olmayacaktır, değişmez, sonu yoktur, sarsılmazdır. Var olan meydana gelmiş bir şey olsaydı var olmayan, bir şeyden meydana gelmiş olacaktır. Yok olsaydı yerine, bir var olmayanın geçmesi gerekecektir. Dolayısıyla değişmeden söz edilmez. Çünkü; değişme de kısmen yok olmadır. Bir, bölünebilir de değildir, çünkü eğer bölünebilirse parçaları arasına, bir olmayanın girmesi gerekir. Parmenides’in görüşlerini şu dizeler özetlemektedir: “‘O’ vardır, olmaması olanaksızdır; ‘O’ yoktur var olmaması zorunludur.”

Parmenides bu dizelerde ifade edilen açmazı “O ya vardır ya yoktur! böylece yollardan birini düşünülemez ve ifade edilemez diye reddetmeye çünkü o doğru olanı değildir, diğeriniyse tek doğru yol diye seçmeye kesin karar verilmiştir” (Capelle, 1994: 147) diyerek aşar. Parmenides’in şiirlerinde tanrıça Parmenides’e duyuları ndan çok mantığı izlemesini çünkü, sadece mantıkla varlığın bir ve tek oldu ğunun anlaşılabileceğini vurgular. Duyularsa sadece, şeylerin birbirinden nasıl ayrı ldığına ve sayılarına ilişkin bilgi verir. Parmenides’in varlığın mükemmel bir bütün, yani bir ve tek olarak salt düşünmeyle kavranılabileceği görüşü, ilerde Platon’un idealar kuramını geliştirmesinde rol oynayacaktır. Parmenides’in şiiri, saf varlık ve saf düşünme alanını, algı ve kanılar dünyasının tam karşısına koymuştur. Bu alan, aynı zamanda, hakiki bilginin (episteme) zemini olan, Platon’un değişmez, kalıcı idealarının ya da formlarının alanıdır.

Empedokles ve Anaksagoras: Nous

Parmenides’in bir ve tek olan ve hiç değişmeyen varlığına karşı, evrendeki değişimi ve dönüşümü, çoğulcu bir anlayışla açıklamak isteyen Empedokles, ahlak alanı na girerek, insani güdüleyiciler olan “sevgi” ve “nefret” kuvvetlerini tözleştirmiştir. Hareketsiz bir’e karşın gerçekliğin öncesiz, yaratılmamış, yıkılamaz ve değiştirilemez özellikte olan hava, toprak, su ve ateş olmak üzere dört temel kökten ibaret olduğunu, şeyler arasındaki birleşme ve ayrılmanın da sevgi ve nefret kuvvetlerine bağlı olduğunu öne sürmüştür.

Anaksagoras nesneler dünyasındaki tüm değişimleri, duyusal izlenimlerimizin hakikatini, ayrıca hareketi ve şeylerin çokluğunu yadsıyan Parmenides ontolojisine karşın karşıtlara dayanan, bir değil, bir çok var olanın oluşu düşüncesinden hareketle farklı bir ontoloji kurmuş olan Empedokles’in devinim ve çokluk varsayımını devam ettirmiştir. Ancak, Empedokles’teki ahlaki tözsel dayanaklar olan sevgi ve nefrete karşı çıkarak, onların yerine üzerinde işlediği kütleden ayrı, zihinsel bir ilke olan”nous” (Yunanca’da zihin) kavramını geçirmiştir. Anaksagoras’a göre, “nous”, “başka türlü anlaşılmayan bir evren için anlaşılır bir taslağı uygulamaya koyan, tümüyle yaygın akıl’dır; bütün şeyleri, onlar olmadan etkileyen maddesel varlıktır” (akt. Soccio, 2010: 140). Bu ilkenin işleyişi “düzenleme”, “düzene sokma”, “çekidüzen verme”,”tanzim etme”, “nizam kurma” olarak betimlenir ve “nous” her şeyi, geçmişi, şimdiyi, geleceği bilir (akt. Peters, 2004: 247). “”Nous” sonsuz ve başına buyruktur, hiçbir şeyle karışmamıştır... o her şeyin en incesi ve en arısıdır, şeyler hakkında her çeşit bilgiye sahiptir, en büyük güç ondadır, ruhun sahip olduğu büyük küçük her şeye nous hükmeder” (Anaksagoras, Fr. 12; Capelle, 2006: 200).

Anaksagoras, evrendeki uyumu ve düzeni sağlamak üzere, Herakleitosçu her yere sinen ve her yere yayılan evrensel akıl ve ateş yerine, yalnız geçmişi ve şimdiyi bilmekle kalmayıp, aynı zamanda, gelecekte olup bitecekleri de kuşatan zihinsel bir gücü geçirmiştir.

Demokritos ve Protagoras: İki Yönelim

M.Ö. dördüncü ve beşinci yüzyıllarda, zihin felsefesinin ana konularından birisi olan zihin ve bedenin ilişkisine, iki temel yorumlama olan deneycilik ve usçuluk, Demokritos’un ve Protagoras’ın öğretilerinde açık bir şekilde ortaya konmuştur. Demokritos’un Atomculuğu. Tıpkı Parmenides gibi Demokritos da mutlak bir oluşa gelme ya da yok olmanın imkânsızlığından emin olmakla birlikte, varlığın çok yönlülüğünü, çeşitliliğini, hareketi, bileşik nesnelerin bir araya gelmesini ve yok olmasını da göz önüne almıştır. Demokritos’a göre gerçeklik, büyük oranda boşluktur ve bu boşluğu atom adı verilen ve küçüklükleri nedeniyle tek başlarına algılanamayan, içlerinde boşluk barındırmayan sayısız parçacıklar doldurur. Dolayı sıyla evrenin ilk ilkeleri atomlar ve boşluktur. Bunların dışındaki her şey sadece vardır. fieylerin nitelikleri ve değişimleri ancak onları meydana getiren atomların biraya gelmeleri yani pıhtılaşmaları ya da birbirinden ayrılıp dağılmaları ile açıklanabilir. şeylerin bütün nitelikleri atomlarının biçim, büyüklük, konum ve dizilimine bağlıdır. Bununla birlikte, bunlar arasında Locke’un, daha sonraki birincil ve ikincil nitelikler ayrımını andıran esaslı bir fark vardır: “Ağırlık, yoğunluk, katılık gibi bazı nitelikler şeylerin kendilerine aittir; diğerleri, duyu nitelikleri olarak bilinenleri sadece duyulara izafe edilirler, algılayan özneyi algılama biçimini ifade ederler (Demokritos, Fr. 125; akt. Zeller, 2008: 99).

Demokritos’un atomculuğunun da en önemli kısmını ruh, duyum algısı ve bilgi üzerine görüşleri oluşturur. Demokritos’a göre, ruh da aynı şekilde atomlardan yapılmıştır, ancak ruhu oluşturan atomlar beden atomlarından daha uçucu ve hareketlidirler. Eğer ruh atomları kaçar ve dağılırsa, o zaman ölürüz ki bu sürekli bir tehlikedir. Ama, etrafımızı saran hava da hızlı hareket eden atomlarla doludur ve nefes almaya devam ettikçe kaçan atomların yerine yenisini doldururuz. Algının bütün kaynağı dokunma, yani atomların birbirine çarpmasıdır. Şeyleri oluşturan atomlar sürekli hareket ettikçe şeyler de titreyerek duyu organlarımıza benzerlerini ve akıntı ya da cereyan şeklinde ulaştırırlar. Ruhumuzu oluşturan atomlar, bir elek gibi çalışarak, bu kopya atomlarını örüntülerine göre ayırırlar. Demokritos’a göre, atomların hareketi sonucu ortaya çıkan ses, ışık ve diğer duyumlar, en çok belli duyu organlarımızı etkiliyorsa da bedenimiz bunları bir bütün olarak duyumsar. Çünkü ruh atomları da aynı türdendir, bütün bedene yayılmışlardır. Bu günümüzde, temsili algı kuramı olarak bilinir, buna göre, duyumlarımız çoğu kere yanıltıcıdır.

Dolayısıyla Demokritos, birisi hakiki, diğeri yanılsamalı olan, iki bilgi türü olduğunu söyler. Yanılsamalı bilgi duyum algısı yoluyla edinilirken diğeri, zihinsel bir süreçle elde edilir. Atomların dünyası doğrudan algıya açık olmadığı için onların bilgisi diğer yoldan edinilir. Algısal bilgi diğerinden düşüktür. Çünkü nesnenin kendisinde, varolmayan görünüşlerin ve ikincil niteliklerin bilgisi vardır. Ses, şekil, tat gibi duyusal nitelikler ve duyu organlarımız algıladıklarımız, atomların “görüntüleri”dir. Dolayısıyla duyumlarımızla deneyimlediklerimiz gerçeklikten farklıdır, çünkü kendi kişisel koşullarımızın ürünüdür. Bu yüzden zihinsel görü yoluyla edinilen inançlar ,duyum algısının inançlarıyla çelişirse ilki doğru kabul edilmelidir.

Protagoras’ın Deneyciliği

Protagoras, bütün bilgimizin, yalnızca deneyimden geldiğini savunan en ünlü sofistlerden biridir. Protagoras da diğer sofistler gibi, hakikatin göreceli olduğunu, yani bilginin ancak onu gözlemleyen kişinin, kendine özgü nitelikleri aracılığıyla elde edilebileceğini savunur. Protagoras’ın göreciliği onu, öznelci bir yaklaşıma götürmüştür. Protagoras’a göre, herkesin deneyimi kişisel, kendine özgü olduğu, kişi yaşlandıkça değiştiği için, ne kadar insan varsa en az o kadar da dünya vardır. Hakikat başlıklı kitabının ilk cümlesinde söylediği ünlü ifadesiyle: “İnsan her şeyin ölçüsüdür; var olan şeylerin varlıklarının ve olmayan şeylerin varolmadıklarının” (akt. Malone, 2009: 45). William James’in daha sonra yazdığı gibi, biz gittiğimizde “dünya” da bizimle gider. Dünya açılır, uzay düşer, dağlar dağılır ve her şeyin varlığı sona erer. Bunun sebebi “gerçekliği”in bizim kendi kişisel deneyimimizin ürünü olmasıdır. Gerçekliğin ne olduğunun belirlenmesinde insanın payı vardır.

Platon’un Theaitetos diyaloğunda Sokrates, Protagoras’ın bu ifadesini değerlendirir ve “Protagoras’ın “şeyler bana nasıl görünüyorsa öyle, sana nasıl görünüyorsa öyledir” (Theaetetos, 151e) demek istediğini söyler. Buradan hareketle de esen rüzgarın kimisine sıcak, kimisine soğuk gelmesini rüzgarın sıcak ya da soğuk olduğu şeklinde değil, üşüyenlere göre soğuk, ama ötekiler için öyle olmadığı şeklinde yorumladığı mıza göre, öyleyse “duyum, daima varlığa dayanır, yanılmaz. Yalnız bu hal, duyum bilgi olunca gerçekleşir” (Theaetetos, 152a) sonucuna varır. Bu yorumdan anlaşılacağı gibi, Protagoras’a göre bilgi, bilen kişinin algısına dayanır ve özneldir. şeylerin bilgisini edinebilmek için elimizdeki tek araç duyularımızdır.

Protagoras Demokritos’un ussallığından, özellikle de Elealılardan, radikal bir şekilde ayrılmıştır. Protagoras’a göre, herkesin dünyasının kendine özgü olmasının sebebi, dünyayı şekillendiren şeyin deneyim olmasında yatar. Protagoras, Demokritos’un iddia ettiği gibi, “gerçek dünya”nın kendi kopyalarını, bizim bedenimizdeki bir takım ruhsal atomları etkileyen atomlar biçiminde gönderdikleri görüşünü kabul etmez. Aksine, şeyleri belirleyen ve hakkında karar veren insandır. Sadece duyular tarafından algılanan şeyler vardır; duyularla algılanmayan şeylerse töz biçiminde var olamazlar.

Pythagoras’ın Öğretisi

Pythagoras, Antik çağ Yunan felsefesinde, mistisizm ile bilimi birleştirerek üyelerinin, kendilerini, belirli dini ve ahlaki ilkelere göre düzenlenmiş bir hayata bağladıkları bir tarikat kurmasıyla meşhurdur. Pythagorasçılıkla birlikte Yunan düşüncesinde esaslı bir dönüşüm başlamıştır. Bu unsur, ilk kez Orphik mistisizminde ortaya çıkmış olan Helen doğasına aykırı bir külttür ve Pythagoras’ın insan ruhunun ölümsüz olduğunun ve ruh göçü inancının temelindedir.

Pythagorasçı ruh göçü inancı, bununla bağlantılı zihin beden düalizmi, daha sonra Platon’u etkilemiş, Platon’nun Phaidon diyaloğunda ve Devlet’in 10. kitabında dile getirilmiştir. Pythagorasçıların amaçları, duyumsal olandan arınmak olduğu için, öncelikle matematik üzerinde yoğunlaşmışlar, varlığın temelinin sayı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onları bu sonuca ulaştıran, insanda yok olup giden bedenin karşısında özsel ve temel bileşen olan ruhu, bedeni etkilerden arındırmak amacıyla bilim ve müzik alanında yaptıkları çalışmalardır. Gerçekten de müziksel harmoninin belli matematiksel oranlara bağlı olduğunu keşfetmeleri, onları, maddenin kendisinde içerilmeyen duyum üstü ilkeye ulaştırmıştır. Matematiksel sayının evrenin ilkesi olması çok önemli bir dönüşümdür. Çünkü; böylece tamamen madde dışı zihinsel bir ilke evrenin temelini açıklamakta kullanılmıştır. Bu zihinsel dönüşüm daha sonra Platon’un idealar kuramının ve etikle ilgili görüşlerinin temelini oluşturur.

Dolayısıyla ruh ve beden düalizmi, madde ve form ya da onların ifade ettikleri şekliyle sınırlı ve sınırsız düalizmine kadar genişlemiştir. Pythagorasçı öğretide ruh ölümsüzdür. Ölümsüz ruhun sürekli hareket halinde olması yaşamın temel ilkesidir. Pythagorasçı görüşe göre, ruhun bedenle ilişkisine bağlı olarak bir sonraki hayatta, içine gireceği bedenler değişecektir. Hayatı boyunca yaptığı iyi ve kötü eylemle göre, bir adam tekrar bir adam, bir kadın, bir at, bir böcek veya herhangi bir başka hayvan olarak dünyaya gelebilir. Ruhun özüne uygun bir yaşam, daha üst düzeyde, yeniden dünyaya gelmeyle ödüllendirilir.

Pythagorasçı ruhgöçü öğretisinin ikinci dayanağı, doğanın birliği ve var olanların kardeşliği öğretisidir. Pythagorasçılar havanın ruhlarla dolu olduğunu, insanın bu ruhları solumak suretiyle evrenle ve diğer hayvanlarla ilişkili olduğunu ileri sürmüşlerdir. Pythagorasçı öğretide doğanın birliği ve varlığın homojen olduğu görüşü, Cevizci’ye göre, sadece insanları hayvanlara gerçek bir akrabalık bağı içinde bağlamakla kalmaz, onlara kendilerinin en değerli parçalarının, özsel doğalarının daha yüksek bir şeyle yani evrensel ya da tanrısal ruhla özdeş olduğunu da öğretir (Cevizci, 2009: 44).


Antik Yunanda Zihin Felsefesinin Başlangıçları

Antik Yunanda Zihin Felsefesinin Başlangıçları

Monday, March 19, 2018

Çağdaş zihin felsefesi kuramlarının pek çoğunun kökenleri Antik Yunan felsefesine kadar götürülebilir. Yüzyıllar boyunca filozoşar, bilim adamları, zihnin doğası üzerine düşünmüş ve yazmışlardır.

Spinoza'nın Zihin Anlayışı

Spinoza'nın Zihin Anlayışı

Wednesday, June 27, 2018

Eğer Descartes modern felsefenin kurucusuysa Spinoza da onun anlayışını sürdüren bir düşünürdür.

İngiliz Deneycilerinde Zihin Kavramı

İngiliz Deneycilerinde Zihin Kavramı

Wednesday, July 4, 2018

Locke İngiliz deneyciliğinin en önemli temsilcilerinden biridir ve modern deneysel psikolojinin öncülerinden kabul edilir.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

Thursday, May 4, 2017

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

Thursday, May 4, 2017

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

Friday, March 3, 2017

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

Monday, November 23, 2015