Image

Estetik Yargı

Estetik alanın ontik bütünlüğünü temin eden beşinci ana unsur, estetik yargıdır. Estetik yargı, estetik öznenin estetik nesneye, adına estetik tutum dediğimiz özel bir tavırla yöneldikten sonra, gerçekleştirdiği estetik değer yükleme edimini tanımlar. Güzellikle ilgili yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bu konuyu düşünce tarihinde, özellikle de modern zamanlarda estetiğin nesnel temellerinden koparılmasının bir sonucu olarak ilk ve en ayrıntılı bir biçimde ele alan düşünürler Hume ve Kant olmuştur. Söz konusu her iki düşünürün de ortak özelliği, estetik yargıyı, çok büyük ölçüde öznel temeller üzerinde, kişisel beğeniyi dışa vuran beğeni yargısı olarak tanımlamalarıdır. Bu açıdan bakıldığında, beğeni yargısının kişisel estetik yaşantının bir dışlaşması ya da nesnelleşmesi olduğu söylenebilir. Beğeni yargıları olarak estetik yargıların “doğruluğu”ndan söz edilemez. Ama onların “geçerliliği”nden söz edilebilir. Aynı nesne konusunda bile farklı beğeniler olabildiği için, beğeni yargısının geçerliliği, ancak aynı beğeniye sahip olan özneler arasında söz konusu olur.

Estetik yargı, bir nesne karşısında hissedilen bir tepkiye dayanır. Bir nesneyle ilgili estetik bir yargı, bir başkasının fikrine, beğenisine, ikinci elden bir kaynağa dayanmak yerine, doğrudan doğruya kişisel tanıklığı gerektirir. Başkalarının tanıklığı piyasaya yeni çıkmış bir romanın kalitesiyle ilgili olarak bana yön gösterebilir ama eserin estetik kalitesiyle ilgili yargı, bana bağlı olup ancak eseri kendi kişisel gözlüğümle veya beğeni duygumla okumamdan sonra ortaya konabilir. Estetik yargıda hissedilen tepki koşulu, estetik bir yargının samimiyetle verilmiş bir yargı olmasını gerektirir.

Estetik yargının bu özelliğiyle ilintili başka bir özelliği, Kant’ın da belirttiği gibi, estetik yargıda yasa veya kuralların hiçbir şekilde işe karışmaması, onların burada oynadığı hiçbir rol bulunmamasıdır. Nesnelerin estetik niteliklerini ve değerlerini belirler veya takdir ederken kural ve yasaların hiçbir işe yaramaması olgusu, estetik ilginin, birtakım genel doğruların formüle edilmesi amacına dönük olmayıp doğrudan doğruya ve esas itibarıyla tek tek nesnelere, bizatihi kendilerinden dolayı takdir edilen nesnelere yönelmiş olması olgusunu yansıtır. Buna göre, kural ve yasalara göre değer biçme veya yargılama, nesnelerin biricikliğini göz ardı etmek ve dolayısıyla, estetik hüküm verememek olur. Hume ve Kant, beğeni ya da estetik yargılarla ilgili bu sonuçlara, elbette estetik niteliklerin nesnel olduklarını bildiren eski ya da klasik, hatta rasyonalist estetik görüşünü reddederek varmıştır. Estetik nesnelcilik, estetik özellik ya da niteliklerin nesnelerde fiilen veya gerçekten varolduğunu, estetik deneyimin bize bu özelliklerin bilgisini verdiğini, dolayısıyla, estetik yargıların söz konusu nesnel özelliklerle ilgili genel geçer yargılar olduğunu öne süren görüştür. Estetik nesnelcilikte, nesnenin bu özellikleri genellikle “ideal orantı”, “yetkin ahenk”, veya “simetri” gibi formel özelliklerle ifade edilir.

Oysa Hume ve Kant’taki, bugün de yaygın olarak kabul gören estetik yargı görüşüne vücut veren estetik öznelcilik, estetik niteliklerin nesnelerde bulunduğu tezini reddeder. Başka bir deyişle, öznelciliğe göre, estetik nesnelerde, herkesin aynı nesneyle ilgili olarak evrensel yargılara varmasını mümkün kılan temel estetik niteliklerin varoluşundan söz edilemez. Bu yüzden bir nesnenin güzel olması, sadece onun öznede belirli bir tepkiye yol açması anlamına gelir. Buna göre, estetik deneyimde kişi nesne tarafından etkilenir ama kişinin tepkisini belirleyen şey nesnenin özelliklerinin bilgisi değildir.

Estetik öznelciliğin bu yaklaşımını desteklemek üzere, birçok gerekçe ya da argüman öne sürülmüştür. Bu çerçeve içinde her şeyden önce, farklı birey ve kültürlerin beğenileriyle estetik değer hükümlerinin aşırı ölçülerde değişkenlik gösterdi ği söylenir. Nesnelerde birtakım estetik nitelikler gerçekten var olsaydı eğer, beğenilerdeki farklılık bu nitelikleri bulup çıkartmak suretiyle ortadan kaldırılarak estetik  yargılarda bir ortaklığa varmak mümkün olurdu. Böyle bir ortaklığın olmadığına işaret eden öznelcilik, beğeni ve estetik yargılardaki farklılığın estetik alanın temel bir özelliği olmakla kalmayıp burada ortaklık temin edecek yöntemlerin, ölçüt, kural ya da yasaların olmaması olgusunu gözler önüne serdiğini ifade eder.

Estetik öznelciliği destekleyen çok daha önemli bir noktayı, Kant tam bir açıklıkla ortaya koyar: Estetik yargıya temel teşkil eden estetik deneyimin özsel unsuru, hazdır. Haz ise nesnesinin özelliğini temsil etmeyen bir öznel yaşantıdan, bir zihin halinden başka hiçbir şey değildir. Bu ise sağduyuya yakın ve felsefece makul bir görüş gibi görünen estetik öznelciliği sağduyuya aykırı gibi görünen önemli bir problemle karşı karşıya bırakır. Nesnelerin kendilerinde bulunan birtakım estetik nitelikleri yoksa eğer; bu, bir ve aynı nesnenin bir kimse tarafından güzel, başka bir kimse tarafından çirkin diye nitelenmesini engelleyecek hiçbir şeyin olmadığı anlamına gelir. Durum böyle olduğunda, estetik yargıya düşen görev, kişinin zihin halini aktarmaktan ibaret olur. Bu ise elbette estetik tercihlerin damak tadı tercihleriyle tam tamına aynı düzeyde bulunduğu, estetik yargıların haklılandırılamayacağı veya gerekçelendirilemeyeceği anlamına gelir. Buna göre, beğeni problemi, estetik yargının salt hoşlanma ya da hazza dayanan öznel olarak hissedilmiş temelini, neredeyse sınırsız bir rölativizme düşmeden koruyamama problemi olarak bilinir.

Problemi bertaraf etmeye yönelik en ciddi çaba, estetik yargılara normatif bir boyut kazandırma teşebbüsünde bulunan Kant’tan gelmiştir. Gerçekten de Kant güzellikle ilgili estetik bir yargının ayırt edici yönünün, onun mantıksal biçimi bakımından tekil bir yargı olmasına karşılık, evrensel bir onay talep etmesinden oluştuğunu söyler. Bir nesneyi veya sanat eserini güzel diye nitelediğimiz zaman, salt öznel hoşlanmayı veya belli bir zihin halini kaydeden yargılardan farklı olarak burada bir “evrensel ses” ile konuşmakta olduğumuza inanır ve herkesin bizimle mutabık olmasını talep ederiz. Yani ben Sultanahmet Camii’nin gerçekten güzel, kusursuz bir mimari eser olduğu hükmünü verdiğim zaman, bu kişisel yargıyla yetinmem, herkesin benimle aynı sonuca ulaşması gerektiğini düşünürüm.

Yargımı bu şekilde evrenselleştirmemize imkân sağlayan birinci koşul, yargının dayandığı hoşlanmanın her türlü kişiselöznel arzu ve ilgiden bağımsız olmasıdır. İnsan bir nesneden duyduğu hoşlanmanın ilgiden bağımsız olduğunun bilincine vardığı zaman, bu nesneyi, bütün insanlar için hoşlanma temeli içeren bir nesne olarak görmek durumunda kalır. Estetik yargının veya beğeni yargısının bu “öznel evrenselliğinin” ikinci koşulu veya evrensel dayanağı ise hoşlanmaya yol açan bilgi yetilerinin “özgür oyunu”nun, herkes için geçerli, yani evrensel olmasıdır. Her özne, nesnenin verildiği tasarıma ilişkin estetik değerlemede bir ve aynı yetileri (hayal gücüyle anlama yetisi) harekete geçirdiğine göre, hoşlanmaya yol açan zihin durumunun, anlama yetisi ile hayal gücü arasındaki bir tür mucizevi uyumun herkes için geçerli olması gerekir.

Buna göre, estetik bir yargıda bulunurken kendimizi doğal, bireysel olarak değişen kuruluşumuzla, doğamıza ait olumsal tüm koşullardan soyutlayıp onu sadece, bütün insan varlıklarına ortak olmak anlamında sıkı sıkıya evrensel olan koşullara dayandırırız. Başka bir deyişle, yargımızı ortaya koyarken nesnenin çıplak formu ve bu formun evrensel algı ve anlama yetilerimizle olan etkileşimi dışında hiçbir şeyi hesaba katmayız. Söz konusu evrensel bakış açısı ya da perspektife, ancak nesneyle ilgili estetik deneyimimizi, nesneden duyduğumuz hoşlanmayı, arzu ve pratik ilgilerden olduğu kadar, ona ilişkin kavramsal bir kavrayıştan bağımsız hale getirdiğimiz zaman ulaşabiliriz. Bu koşulları yerine getirdiğimiz zaman, o, herkes için geçerli bir yargı haline gelir. Çünkü bu noktada, evrensel geçerliliği olan “saf bir beğeni yargısına” ulaşmış oluruz.


Özcü Kuramlar

Özcü Kuramlar

Monday, January 22, 2018

Sanat alanında öne sürülmüş olan en eski teori, sanat faaliyetini bir tür taklit (mimesis) olarak gören Platon’un mimetik veya yansıtmacı sanat anlayışıdır.

İfadeci Sanat Anlayışı

İfadeci Sanat Anlayışı

Monday, February 19, 2018

Taklitçi teorinin rakibi ifadeci kuramdır. Nitekim ifadeci, yani duygu ve düşüncelerin estetik ifadesini temele alan sanat anlayışları, modern bireyin ortaya çıkışıyla birlikte, klasik taklit ya da temsil olarak sanat anlayışına ciddi bir alternatif meydana getirmişlerdir.

Estetik Nesne

Estetik Nesne

Tuesday, November 17, 2015

İnsanın estetik ilgisinin veya tutumunun konusu olan her şey, estetik nesne kategorisi içine girer. Estetik nesne, bir sanatkâr tarafından yaratılmış bir sanat yapıtı olabileceği gibi, insanın yaratıcı etkinliğinin sonucu olmayıp tam tersine onun verili ya da hazır bulduğu doğal bir şey, söz gelimi bir doğa manzarası ya da insan bedeni benzeri bir doğal ürün olabilir.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

Thursday, May 4, 2017

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

Thursday, May 4, 2017

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

Friday, March 3, 2017

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

Monday, November 23, 2015