Image

Etik ve Ahlak

“Etik” ile “ahlâk” kavramları arasındaki ayırıma dikkat etmenin önemi ilk bakışta anlaşılmayabilir veya açık olmayabilir belki. Hatta böyle bir ayırımın gereksiz olduğu bile düşünülebilir. Ama insan ve yaşamla ilgili soru ve sorunlara bu ayırımı dikkate alarak bakıldığında, söz konusu ayırımın önemi daha açık şekilde anlaşılabilmektedir.Bu noktada ilkin şunu belirtmekte fayda vardır: Günlük yaşamda kişilerin hem dile getirdikleri düşüncelere ya da verdikleri yargılara hem de ortaya koydukları eylemlere bakıldığında, “ahlâk” kavramının kişilerde yeterince açık olmadığı görülmektedir. Daha doğrusu “ahlâk” kavramının içeriğine pek dikkat edilmediği veya üzerine düşünülmediği; dolayısıyla kavramın içeriği konusunda açık bir bilgiye sahip olunmadığı görülmektedir. Genellikle kişilerin “ahlâk”tan anladığı şey, belirli bir topluluğa, bir yere ve zamana bağlı “değerlilik ölçütleri” veya kurallar, ilkeler bütününden ibaret olmaktadır. Geçerli olan ölçüt neyse ona göre “ahlâklı” veya “ahlâksız” eylemlerden, kişilerden; “etik” veya “etik olmayan” davranışlardan söz edilebilmektedir. Bu kavrayış biçiminde etik ile ahlâk aynı şeyler olarak görülmektedir.

Her şeyden önce bu iki kavramın birbirinden farklı iki varolana işaret ettiğini belirtmek gerekir. Etik terimi yukarıda da değinildiği gibi, bir bilgi alanını adlandırmaktadır. Bu alan, felsefenin ilk ve temel alanlarından birisidir. Ahlâk terimi ise tarihsel ve toplumsal nitelikli bir olguyu adlandırmaktadır. Ahlâkın bizi her yandan kuşatan toplumsal nitelikli bir olgu olma özelliğinin günümüzde daha çok vurgulandığını görmekteyiz. Örneğin Bedia Akarsu, ahlâkın, “her yanda yaşamımızın içinde” olduğunu ve “günlük yaşayışımızda davranışlarımızın pek çoğunun ahlâkla ilgili eylemler” olduğunu belirterek ahlâkın dış dünyada var olan bir olgu, deney alanına ait bir var olan olduğunu ifade etmektedir.  Annemarie Pieper, (bir) ahlâkın, “bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenmiş olan norm”lardan, “buyruklar”dan, “yasaklar”dan oluştuğunu; “hep bir grubun, bir topluluğun ahlâkı olarak karşımıza çıktığını” belirtmektedir. Doğan Özlem, ahlâkın, bir kişinin, bir grubun, bir topluluğun, “belli bir tarihsel dönemde” bağlı olduğu normlar, yasaklar bütününü içeren yanını vurgulamaktadır.

İoanna Kuçuradi ise, ahlâk sözcüğünün bağlamlarından hareketle, ahlâkın “kişilerarası ilişkilerde davranışlara ilişkin geçerli” kılınmış “çeşitli değer yargıları sistemleri” olarak karşımıza çıkan bir olgu olduğunu belirtmektedir. Bu “değer yargıları sistemlerinin geçerliliği”, topluluklara, yere ve zamana göre değişmektedir. Kavramsal içeriği böyle olan ve adına ahlâk denen bu olgu, yaşamda çeşitli ahlâklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Yere ve zamana bağlı şekilde çeşitlilik gösteren bu ahlâklar, “bir kısmı değişik ve değişken olan davranış kuralları ve değer yargıları, bir kısmı ise pek değişiklik göstermeyen davranış kuralları ve değer yargılarından” oluşmaktadır. Öyleyse, “ahlâktan söz edildiğinde, aslında belirli bir ahlâk ya da ‘moral’den söz edilmektedir. Farkında olunsun yada olunmasın bir ahlâk hep belirli bir topluluğun ahlâkıdır veya ondan kaynaklanmaktadır” 

Görüldüğü gibi ahlâk bir olgudur ve geniş anlamda söylenirse, insanın toplumsal yanıyla ilişkili bir olgudur. Elbette ahlâk(lar) da insanın var olma koşullarından biridir ve onun kültür dünyasının bir parçasıdır. Ancak, burada etikle ilgisi bakımından onun, yalnızca olgu olma özelliğine dikkat etmek gerekir. Bu ana özelliğiyle ahlâk, filozofun kurup var etmediği, toplumda kendiliğinden var olan, ama filozofun yalnızca “bu nedir?” diye sorabileceği bir gerçeklik olgusudur. Bu soruyu sorabilmek ise etik alanının bilgisiyle olur. Demek ki ahlâk, olgusal nitelikli bir var olandır, etik ise bilgisel niteliklidir. 

Bir bilgi dalı olarak etiğin ahlâktan ayrı tutulması, onun bilgi üreten bir alan olduğunun görülmesi, özellikle ahlâkın ve ahlâk kurallarının (normların) bilgisini ortaya koyabilmek için önemlidir. Bu ayırım gözden kaçırıldığında, insan ve yaşamla ilgili sorunlara çözüm arayışı içinde yapılan çalışmalar, etik adı altında yeni normlar, kurallar oluşturma, yani bir “ahlâk” oluşturma çabasına dönüşebilmektedir. Her ne kadar günümüzde de yaygınlaşmış anlama biçimiyle etik sözcüğü, ahlâk ve meslek ahlâkı ya da  meslek etiği olarak ifade edilmekteyse de, etiğin aslında ve özünde bilgisel  yanı, yani tıpkı diğer bilgi alanları gibi bir bilgi alanı olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bir bilgi alanı olarak etiğin, bilgi felsefesi, varlık felsefesi, sanat felsefesi, tarih felsefesi gibi bilgi alanlarına benzer şekilde kendine özgü bir nesne alanı vardır ve etik, kendi araştırma alanındaki soru ve sorunları nesne edinmekte, bilme konusu yapmaktadır. Örneğin bir olgu olarak çeşitli ahlâklar, “âdil” olma, “iyi” olma, “erdemli” olma konusunda her biri kendine göre davranış ölçüleri verirken; bir bilgi alanı olan etik, “adalet nedir?”, “erdem nedir?”; eylemlerimizle ilgisinde “ ‘doğruluk’ veya ‘âdil olmak’ nedir?” gibi yaşama dünyamızın bu önemli kavramlarının bilgisini arayan temel sorulara yönelmektedir. Yine aynı şekilde günlük yaşam içinde bir durumda bir kişinin ne yapması gerektiğinin veya bir kişinin bir durumda doğru olanı yapabilmesinin koşullarının bilgisine yönelmek ile bunun hazır ölçülerini vermek çok farklı iki işlemdir. Bunlardan ilki, eyleyen ya da karar veren kişiye bağımsız düşünebilme ve karar verebilme imkânı verirken, diğeri, kişileri kararlarında belirleyici olmayı istemektedir. 

Burada etik ile ahlâk arasındaki ilişkiye bağlı olarak kimi durumlarda sıklıkla kullanılan ahlâklılık kavramına da kısaca değinmek uygun olur. Bu üç kavram arasında en temel ayırım şudur: “Etik, felsefenin bir dalıdır”. Felsefenin ana alanlarından biri olan etik, diğer alanlarda, örneğin varlık felsefesi, bilgi felsefesi gibi alanlarda ortaya konan bilgilerin yaşamla bağının kurulmasını, bu bilgilerin bizim için anlamlı hale gelmesini sağlar. Bundan dolayı etik, felsefenin özel önem taşıyan bir dalıdır. Çünkü bu bilgi alanı doğrudan yaşam sorunlarına ilişkindir ve “insanlar arası ilişkilerde değer sorunlarını” inceler. “Etiğin sağladığı bilgiler” tek başına yeterli olmamakla birlikte, “insanca yaşayabilmenin onsuz olunamaz koşuludur. Bu durumda etik aynı zamanda, dış dünyada bir olgu olarak var olan ve “değer yargıları” veya “kurallar-ilkeler” olarak çeşitli biçimlerde kendini gösteren ahlâkı bilme konusu yapabilmektedir. Bu durumda etik, felsefenin eski ve temel bir dalı iken ahlâk, yere ve zamana göre değişen ve davranış belirleyen normlardan, ölçülerden oluşmuş çeşitli ahlâklar olarak kendini gösteren bir olgudur. “Ahlâklılık” da ahlâk olgusunda görüldüğü gibi yine normlara ilişkin bir adlandırmadır. Bu normlar da davranışlarımızla ilgilidir. Ancak, “ahlâklılık” normları, ahlâk normlarından farklıdır. Bunlar, yerel değil, genel normlardır. Çünkü herhangi bir bölgeye, bir topluluğa bağlı değildir. Örneğin, “dürüst olmak gerekir” veya “verdiğin sözü tutmak gerekir” ya da “insanlara eşitsiz muamele etmemek gerekir” gibi davranış ilkeleri,her yerde söz konusu olabilecek ilkelerdir. Bu türden normlara daha çok meslek etiklerinde rastlanmaktadır. “Hastaya zarar vermeme”, “gizlilik” ya da “sır vermeme” gibi tıp etiğine ait ilkeler; “tarafsız olma”, “doğru haber verme”, “özel yaşamın gizliliği” gibi basın etiğine ait ilkeler bu türden normlara örnek verilebilir. 


Adına ister etik diyelim ister ahlâk diyelim, araştırma ya da felsefî soruşturma söz konusu olduğunda olgu bağlamı ile bilgi bağlamını, yani var olan bir şeyin kendisi ile o şeyin bilgisini ayırt etmek gerekir. Bu ayırımı yapmanın önemi, günlük yaşam içinde sıkça sorduğumuz şu sorulardan dolayı ortaya çıkan sorularda açıkça görülmektedir: Sözgelişi, herhangi bir durumda “nasıl davranırsam ahlâklı olurum?” veya “ hangi davranış ahlâka uygun olur?” gibi sorular, kimi durumlarda herkesin kendine sorduğu sorulardandır. Ancak, burada daha önce yanıtlanması gereken bir soru vardır: Söz konusu davranışın ahlâklılığının hangi ahlâka göre ölçüleceği sorusu. Bu soruyla bağlantılı olarak Bedia Akarsu, “elimizde iyice tartıp biçmeyi sağlayacak bir ölçek yok” demekte ve ahlâkın içeriğinin çeşitli çağlara ve çevrelere göre değiştiğini belirtmekte; hatta tek tek kişilerin bile ayrı ahlâk anlayışlarının olabildiğini ifade etmektedir Gerçekten de çeşitli ahlâklara bakıldığında ve hangi davranışın “ahlâklı” ya da “ahlâka” uygun olduğu sorulduğunda, içinden çıkılması zor bir ölçüt sorunuyla karşı karşıya gelinmektedir. Bu durumda ahlâkı incelemenin de, “ahlâklı” olanı belirlemenin de çok zor bir iş olduğu görülmektedir. Araştırmacı ya da “ahlâklı” olanı belirlemek isteyen kişi burada “hangi ahlâkı” temel alacaktır? Başka deyişle, “ahlâklı” olmanın ölçütü ne olacaktır? Gerçi etik tarihinde, “doğru” ve “iyi” olanı yapma anlamında “ahlâklı” olanın ölçütünü bulabilme, “ahlâklılık” ölçütü oluşturabilme yönünde arayışlar vardır. Çünkü etik, ahlâk ve ahlâklılık kavramları birbirinden tümüyle ayrı, birbiriyle ilgisiz kavramlar değildir.Bu yaygın anlama biçimiyle, yani ahlâktan farkını gözden kaçıran anlama biçimiyle etik, kişinin davranışlarını yönetmek için oluşmuş, belirlenmiş, tarihsel nitelikli, yani yere ve zamana bağlı şekilde değişebilen kurallar bütünüyle iç içe geçmekte; bu “yazılı olmayan normlar” ile aynı sayılabilmektedir. Benzer şekilde yaygın başka bir anlama biçimi olarak meslek ahlâkı ya da meslek etiği olarak anlaşıldığında etiğin bilgisel özelliği yine gözden kaçırılmakta ve bu durumda da etik, yalnızca “yazılı normlar” olarak görülmektedir. Bugün her geçen gün sayısı artan meslek etikleri, etiği yalnızca normlar bütünü olarak görmenin başka bir biçimidir. Burada farklı olan yan şudur: Meslek etiği ya da ahlâkı dendiğinde çeşitli meslek alanlarına özgü, onların özelliklerine göre genellikle düşüne taşına oluşturulmuş kurallar, yazılı normlar söz konusudur. Oysa etik, felsefenin temel bir dalı olarak kendine özgü soruları olan bir bilgi alanıdır.Yani bu niteliğiyle etik, normlar ortaya koyma işi değildir. Normlar ortaya koyma çabasında olmadığı gibi, ortaya konmuş normları değerlendirebilecek biricik yoldur. Örneğin, “İnsanlara eşit muamele etmek gerekir” şeklinde insanlar arasında ki ilişkilerde ve hemen her meslekte söz konusu olan böyle bir norm yalnızca norm olma, yani davranışlarımıza ölçü verme özelliği taşır. Benzer normlardan oluşan bir öbek normu göz önüne alırsak, burada yalnızca davranış ölçüleridir söz konusu olan. Kimi koşullara bağlı şekilde oluşmuş veya oluşturulmuş bu normlar bütününe etik denmesi, etik ile ahlâkın aynı sayılmasından dolayıdır.

Başka türde bir davranış ölçüsünü ele alalım: “Yalan söylemek kötüdür”. Burada ahlâkın yaptığı şey, doğru davranmanın yalnızca ölçüsünü vermektir. Oysa etik, “doğru” davranmanın ölçüsünü belirten bu ifadenin ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini; her koşulda, her durumda bu ölçünün doğru eyleme götürüp götürmeyeceğini soru konusu yapar. Dolayısıyla etik, yaşama dünyamızda yer alan çeşitli kurallar bütünü olarak ahlâk normlarını bilgi nesnesi yapar, onların yapısal özellikleri, türleri ve en önemlisi de “değeri” hakkında ortaya koyar. Etiği, felsefenin temel bir alanı yapan yanı da budur. Ancak, yukarıda da değinildiği gibi Latince dönüşümüyle birlikte etiğin, ahlâk ya da kurallar, normlar ile iç içe geçerek bu özelliğinin unutulması, felsefe tarihinin bazı dönemlerinde etiği olumsuz yönde etkilemiş, onun gelişimini yavaşlatmıştır. Sonuçta etik, ne farklı yaşama tarzlarına (kültürlere), ne tek tek mesleklere ilişkin bir normlar alanıdır, ne de evrensel nitelikli bir normlar alanıdır. Çünkü özniteliği gereği onun amacı, normlar, ölçüler ortaya koymak değil, bilgiler ortaya koymaktır.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir farka daha kısaca değinmekte fayda vardır. Genellikle aynı sayılan etik ile “ahlâk felsefesi”nin aynı şeyler olmadığını belirtmek gerekir. Gerçi bu iki adlandırmayı birbirinden ayırmak ve ikisinin aynı şey olmadığını söylemek tartışmalı bir konudur. Böyle bir ayırımın gerekli olmadığı görüşü genel olarak ağır basmaktadır. Bundan dolayı, kimi eğitim öğretim programlarında etik, kiminde de ahlâk felsefesi adıyla dersler yer almaktadır. Bu iki adı aynı şeyle ilgili bir adlandırma saymak, bir bilgi alanı olarak etik ile ahlâk arasındaki ayırıma yeterince dikkat etmemenin ya da bu ayırımı tam olarak benimsememenin bir sonucudur. Peki, nedir etik ile ahlâk felsefesi arasındaki farklılık? 

Kısaca belirtmek gerekirse, ahlâk felsefesi de bir araştırma alanıdır. Ancak ahlâk felsefesi çalışmalarında görülen şu özellikten dolayı, ahlâk felsefesi ile etik arasında bir farkın olduğu düşünülmektedir. Ahlâk felsefesi, olgu olarak var olan ahlâklarla ilgili bilgi ortaya koymaya çalışan bir bilgi dalı gibi görünmekle birlikte,bazen, “belirli bir ahlâkın temellendirilmesi olarak”, bazen de “tek tek ahlâkların üstünde onları aşan bir üst ahlâk getirme çabası olarak” da görünmektedir. Ancak,her iki durumda da kişilere doğrudan ya da dolaylı şekilde, “yapılması ve kaçınılması gerekenler” konusunda her koşulda geçerli olabilecek kimi ilkeler, kurallar önermektedir. Sonuç olarak burada da aslında yine “eylemlerin değerlendirilmesine ilişkin bir ölçüt geliştirme” çabasında olunduğu görülmektedir.

Yukarıda da belirtildiği gibi filozofun işi (bir) ahlâk kurmak olmadığına, buna ek olarak olgu olan ahlâkları araştırmak da olmadığına göre, “ahlâk felsefesi” dendiğinde bu alanın araştırma konusu (nesnesi) ne olacaktır? Bu soruya, burada filozofun işi, ahlâkın felsefesini yapmaktır diye yanıt verilebilir. Bu da “ahlâkın” ne olduğunun bilgisini ortaya koymaktır. Ancak bu durumda araştırma alanı daralmış olur. Bir bilgi alanı olarak etiğin alanı çok daha geniştir, çok daha kapsayıcıdır. Ayrıca, etik ile ahlâk felsefesini bir ve aynı saymak, yine yukarıda ayrıştırmaya çalıştığımız etik ile ahlâkın iç içe geçmesine yol açabilmektedir. Ahlâk felsefesi yapan bir araştırmacı, “ahlâkın” ne olduğunu sorar ve bazen de, ahlâklı olmayı sağlayıcı bir norm geliştirmeye, oluşturmaya yönelebilir. Etik söz konusu olduğunda ise araştırmacı, nesne edindiği var olan(lar) hakkında bilgi ortaya koymayı amaçlar. Normlar bulmak, geliştirmek onun işi değildir. Tam bu noktada etik sözcüğünün kökeninde bulunan ve etiğin özniteliğini ifade eden karakter, huy, alışkanlık anlamlarını tekrar göz önüne almakta ve bu sözcüğün toplumu değil, kişiyi temel alan anlamına dikkat etmekte fayda vardır. Etiğe bir bilgi alanı olma yolunu açanda bu noktadır.
 


Etik Nedir ?

Etik Nedir ?

11 Eylül 2015 Cuma

Etik, felsefenin ahlaki değerle ilgili olan alt dalına karşılık gelir. İnsanın, pek çoklarına göre en temel yönü ya da özelliği değerle doğrudan ilişkili olmak, değer yaratmak, değerin taşıyıcısı veya cisimleştiricisi olmak olduğu için, etik temel ve önemli bir disiplindir.

Ödev Etiği

Ödev Etiği

18 Ocak 2018 Perşembe

Bileşik bir sözcük olarak deontolojik sözcüğünün antik Yunancada “ödev” anlamına gelen “deon” sözcüğünden türediği dikkate alınacak olursa Kant’ın ödev etiğinin deontolojik etik anlayışının en iyi örneği olmak bir tarafa onunla örtüştüğü bile söylenebilir.

Uygulamalı Etik

Uygulamalı Etik

15 Mart 2018 Perşembe

Etiğin, şimdiye kadar ele alınan teorik boyutu yanında, bir de uygulamalı boyutu vardır. Uygulamalı etik 1970’li yıllarda ortaya çıkmıştır.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi