Image

Felsefenin Eleştirel Boyutu

Felsefenin kavramları analiz eden, düşünceler arasındaki ilişkileri araştıran analitik boyutuyla varlığın veya dünyanın çok çeşitli unsurlarını birbirine bağlayan kurucu veya bütünleştirici boyutunu tamamlayan boyutu eleştirel boyutudur. Aslında o, felsefenin tamamen yeni bir yönü olmayıp bir anlamda ya analitik boyutun derinleştirilmesinden ya da çözümleyici boyut ile bütünleyici boyutun daha bir üst düzeyde sentezlenmesinden oluşur. Başka bir deyişle o da çözümleyici boyutun veya analitik felsefe anlayışının dilsel analizine benzer şekilde kavramsal bulanıklık ve belirsizlikleri tespit edip ortadan kaldırmaya çalışır. Hatta biraz daha ileri giderek çeşitli kavram ya da teorilerin hem gerçek yüzü ve içeriğini hem de arka plan ya da dayanaklarını gözler önüne serme çabasıyla belirlenir. Fakat eleştirel yaklaşım bununla yetinmez, hatalı anlam içeriklerini veya neye hizmet ettiğini gösterdiği kavram ve teorilere yüklenmesi gereken yeni anlam ufuklarına işaret eder. Bu ise felsefenin eleştirel boyutunun salt bir “eleştiri dili”yle yetinmeyip bir de “imkân dili” geliştirme yoluna girdiği anlamına gelir. 

Bunu en iyi Nietzsche’nin iyi ve kötü kavramlarına ilişkin analiziyle Foucault’nun bilgi kavramına dönük analizinde görebiliriz. Buna göre, insanlar özellikle bütün bir İlk Çağ ve Orta Çağ boyunca iyi ve kötünün, insan ve toplumdan bağımsız olan mutlak değerler, verili şeyler olduğuna inanmışlardı. Bugün de çoğumuz nesnel olarak belirlenip tanımlanmış iyi ve kötüler olduğuna inanırız. Oysa Nietzsche, hemen bütün kavramlar gibi “iyi” ve “kötü” kavramlarının da çıkardan bağımsız olmadığını öne sürerek bu kavramların güç kavramıyla olan ilişkilerini araştırdı. Başka bir deyişle o, ahlaki inançların tarihsel köklerini, moral kavram ve fikirlerin kökenlerini ortaya çıkarma anlamında bir jeneolojik etkinlik içine girmiş ve iyiyle kötü kavramlarının soy kütüğünü çıkarmaya çalışmıştı. Yani o, antropolojik bir yaklaşım benimsemiş ve insanların güçlüler ve zayıflar olarak ikiye ayrıldıklarını ve bu insanlar arasındaki ilişkilerin temelinde de ahlaki unsurlar yerine gerçek hayatta bulunan her şeyin olduğunu öne sürmüştü. Gerek hayatın bizatihi kendisindeki ve gerekse tek tek bireyler arasındaki ilişkiler, onun gözünde güç ilişkileri olup ahlakın mahiyetini belirleyen şey bireyin güçlü ya da zayıf olmasıdır. Buna göre, verili ahlak zayıf, güçsüz karakterli insanların teşekkül ettirdiği bir ahlaksa eğer, bu ahlak köle ahlakıdır; buna mukabil o güçlü, kendilerine güvenen, sağlıklı insanlar arasında teşekkül etmişse, söz konusu ahlak bu kez efendi ahlakı olmak durumundadır. O, on dokuzuncu yüzyıl koşullarında yürürlükte olan ahlakın, kaynağı itibariyle çok büyük ölçüde İbrani-Hristiyan geleneğinden çıkmış olan bir köle ahlakı olduğu, zayıfların güçlülere karşı duydukları haset ve hınç duyguları tarafından belirlendiği kanaatindeydi. Bu yüzden de mevcut iyi-kötü ayrımının güçsüzlerin veya zayıf karakterli insanların ahlaki değerlerinin baskın çıkmasının bir sonucu olduğunu göstermeye çalıştı. Bununla birlikte o, bu noktada kalmayıp bir eleştiri dilinden bir imkân dili yaratma yoluna gitti ve güçlü karakterlerin kendi değerlerini yaratma ve bildik iyiyle kötünün ötesine geçmek suretiyle yeni değerler yaratma potansiyelini ortaya çıkarma çabası sergiledi.  Ondan çokça etkilenen Foucault da, Nietzsche’nin eleştirel ve jeneolojik soruşturmasını başka bir kavram üzerinde gerçekleştirmişti. Burada da hemen çoğumuz bilgi kavramının tıpkı iyi kavramı gibi çıkardan bağımsız bir kavram olduğunu, meraklı insanların dış gerçekliği anlama ve anlamdırma çabalarının bir ürünü olduğunu düşünürüz.

Oysa Foucault böyle bir şeyin olamayacağı inancıyla “nesnel hakikat”, “çıkar gözetmeyen bilgi”, “önyargısız kavrayış” benzeri kavramları eleştirel bir tarzda sorgular. Hatta daha da ileri giderek bilgi iddialarını tarihsel bir perspektiften hareketle ele alan Foucault, iktidar ve güç ilişkileriyle siyasetten bağımsız bir hakikat anlayışına karşı çıkar. Nitekim o, bilginin tarihsel süreç içinde oluşturulup tanımlandığını ileri sürerek nesnel, tarafsız ve evrensel olma iddiasıyla ortaya konan bütün bilgi iddialarının gerçekte belli bir iktidar formunu tesis etme zemini üzerine yükseldiğini savunur. Buna göre Foucault tarihselleştirdiği bilgi kavramını güç ya da iktidar düşüncesiyle ilişkilendirir. Bilgi ile iktidar arasında sıkı bir ilişki bulunduğunu, iktidarın ilişkili bir bilgi alanının oluşturulmasıyla mümkün kılındığını ileri süren Foucault, nesnel bir bilgi alanının varlığını reddederken “iktidar ilişkilerini varsayıp oluşturmayan bir bilginin olamayacağını” söyler.


Felsefenin Bütünleştirici Boyutu

Felsefenin Bütünleştirici Boyutu

1 Aralık 2016 Perşembe

Batı felsefesinin ilk filozofu olan Thales ile Anaksimandros ve Anaksimenes, dış dünyaya baktıklarında neredeyse sonsuz sayıda farklı şeyden oluşan bir çokluk görmüş ve bu çokluğun ancak kendisinden türemiş olduğuna inanılan bir birliğe indirgenerek anlamlı kılınabileceğini düşünmüştü.

Felsefenin Analitik Boyutu

Felsefenin Analitik Boyutu

19 Şubat 2017 Pazar

Felsefenin en az bütünleştirici boyutu kadar önemli olan, hatta kurucu yönünün bir şekilde varsaydığı boyutu onun çözümleyici boyutudur. Zira kavramsal bir açıklığa kavuşmadan, düşüncelerin bilumum içerimlerini hesaba katmadan ve hepsinden önemlisi doğru ve mantıklı akıl yürütmenin gerekli koşullarını sağlamadan anlamlı sentezler yapmak veya hakikate nüfuz etmek imkânsız olur.

Bilgelik Sevgisi Olarak Felsefe

Bilgelik Sevgisi Olarak Felsefe

3 Ekim 2015 Cumartesi

İnsanlar günlük hayata çok farklı nedenlerle öylesine sıkı bir şekilde bağlanırlar ki hayata ve dünyaya hayret etme duygularını bastırırlar. Felsefeciler gibi çocuklar için de dünya ve onun üzerinde olup biten her şey yenidir; bu yüzden her şey, onların merak ve şaşkınlığına konu olur.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi