Image

İdeoloji

İdeoloji en genel tanımı ile bir dünya görüşüdür. İdeoloji toplumsal dünyayı anlamamıza yarayan farklı açıklama tarzlarının, toplumsal gerçeklikleri değişik dünya görüşlerine göre anlamlandırma çabalarıdır. İdeoloji sosyal bilimlerde sık kullanılan kavramlardan bir tanesidir. Ancak bu sık kullanımına karşılık, tanım ve anlam çeşitliliği de bir o kadar fazladır. Dolayısıyla farklı açıklama ve anlama çabaları da eklendiğinde, sosyoloji için başka, siyaset bilimi için başka ya da diğer bir sosyal bilim alanı için başka göndermeleri olabilen bir kavramdır. İdeoloji kavramı sosyoloji disiplini içinde kullanıldığında genellikle bu kavramın “atıf yaptığı toplumsal fikirler alanı ile siyaset, kültür ve iktisat alanları arasındaki ilişkilerle birlikte, başka sosyolojik geleneklerle” ele almak gerekmektedir (Marshall, 1999: 320).

Terry Eagleton’a (2005: 18) göre ideoloji çok yönlü bir düşünce sistemi olması nedeniyle üzerinde tek bir tanım ile uzlaşılabilecek bir kavram değildir. İdeolojinin varolan bazı tanımlarını şu şekilde sıralamıştır:

  • Toplumsal yaşamda anlam, gösterge ve değerlerin üretim süreci;
  • Belirli bir toplumsal grup veya sınıfa ait fikirler kümesi;
  • Bir egemen siyasi iktidarı meşrulaştırmaya yarayan fikirler;
  • Toplumsal çıkarlar tarafından güdülenen düşünme biçimleri;
  • Bilinçli toplumsal aktörlerin kendi dünyalarına anlam verdikleri ortam [medium];
  • Toplumsal yaşamın doğal gerçekliğe dönüştürüldüğü süreç” (Eagleton, 2005:18).

Bu tanımlar, kavramı homojen bir biçimde kapsayan açıklamalar değildir. Birbiriyle çelişen tanımlar mevcuttur. Ancak tüm bu farklı ideoloji tanımlamalarına karşın Eagleton altı farklı ideoloji tanımı yapılabileceğini ileri sürmektedir. Bunlardan ilkine göre, ideoloji “toplumsal yaşamdaki fikir, inanç ve değerleri üreten genel maddi süreç”tir (Eagleton, 2005: 55). Bu tanımın “kültür”e yakın olduğunu, belirli anlam ve sembol dünyasını içinde barındırdığını iddia etmektedir.İkincisine göre ise, “toplumsal açıdan önemli belirli bir grubun veya sınıfın içinde bulunduğu durumu ve hayat deneyimlerini simgeleyen (doğru veya yanlış) inanç ve fikirler” dir.Üçüncüsüne göre, toplumsal grupların ya da sınışarın “çıkarlarının meşrulaştırılması ve desteklenmesi” anlamına gelir. Dördüncü anlamı, “grup çıkarlarının meşrulaştırılması ve desteklenmesi üzerindeki vurgu” korunarak bir toplumsal gücün etkinlikleri içine hapsedilmesidir. Beşinci tanımında ise ideoloji “bir yönetici grup veya sınıfın çıkarlarını, özellikle ikiyüzlülük ve çarpıtma yoluyla meşrulaştırmaya yardımcı olan fikir ve inançları simgeler”. Son tanımında ise ideoloji “yanlış ve aldatıcı inançlar bir egemen sınıfın çıkarlarından değil, bir bütün olarak toplumun maddi yapısından kaynaklanır” (Eagleton, 2005: 55-57).

İdeoloji 18. yüzyılda Aydınlanma düşüncesinin ürettiği bir kavramdır. Fransız Devrimi sonrasında Aydınlanma filozoşarından Antoine Destutt de Tracy tarafından “düşüncelerin bilimi” anlamında geliştirilmiştir. Aslında De Tracy’nin kavramsallaştırması bugünkü anlamda bilim kavramına denk düşmektedir. Bu çerçevede ideoloji “hem insan düşüncesini, düşünce yasalarını ve düşüncenin kaynaklarını inceleyen bir bilim dalıdır, hem de toplumun geleceğine yönelik bir proje” olarak değerlendirilmektedir (Örs, 2008a: 9). Ancak bugünkü kullanımında ideoloji bilim kavramına ters düşen bir anlama da sahiptir. Artık günümüzde ideoloji, ideolojilerden bir diğeri ya da diğer ideolojiler için aşağılayıcı/olumsuz bir anlam da içerebilmektedir. Her ideoloji kendi toplumsal ve siyasal gerçekliğini kendi kavram seti içinde açıklama çabası içindedir. Dolayısıyla ideoloji çoğu zaman diğerine göre, bazen diğerinin alternatifi olarak üretilmiştir. Örs’e göre ideoloji “bir inançlar, normlar, değerler bütünüdür ve aynı zamanda olması gerekeni, ‘ideal’ sosyopolitik düzen modeli içerir” (Örs, 2008a: 10). Herhangi bir ideoloji kendi sistematik düşünce dünyası içerisinde tutarlılık gösterir. Bu yüzden de ideolojilerin katı, çoğu zaman da çok fazla değişmeyen dogmatik düşünce çerçeveleri bulunmaktadır.

İdeoloji kavramını farklı bakış açılarına göre tanımladıktan sonra, belli başlı ideolojileri kısaca anlamamız gerekmektedir.

Liberalizm: Liberalizm ideolojisinin en geniş tanımında “kişisel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla devletin sınırlandırılması” düşüncesi yatmaktadır (Türköne, 2005: 120). Ancak liberalizmin felsefi temelleri çok daha köklüdür. Felsefi yanına vurgu yapan tanımı ise “aydınlanma geleneğine dayanan ve siyasal iktidarı sınırlandırarak bireysel hak ve özgürlükleri tanımlayıp savunmaya yönelen siyasal ve ekonomik felsefe”dir (Berktay, 2008: 50). Liberalizmin bir ideoloji olarak kökleri Kıta Avrupasında feodal toplum yapısından kapitalist topluma geçişte aranmalıdır. Liberalizm, kapitalizmin gelişimiyle birlikte, feodal dönemin söz sahibi sınışarı olan aristokrasi ve monarşilerin hegemonyasına karşılık burjuvazinin sınıfsal ihtiyaçlarını karşılamak üzere gelişen bir ideolojidir. Başka bir ifadeyle liberalizm aristokrasi ile burjuvazinin çatışması sonucu ortaya çıkmıştır. Modern anlamda liberalizm düşüncesinin 17. ve 18. yüzyılların ürünü olduğu genel kabuldür. Heywood’a göre “liberaller mutlakiyetçiliğin yerine anayasal, daha sonra da temsili demokrasiyi savunmuşlardır. Liberaller, toprak sahibi aristokrasinin iktisadi ve siyasi imtiyazlarıyla beraber, sosyal konumun “kazara doğum” ile belirlendiği feodal sistemin hakkaniyetsizliğini eleştirmişlerdir. Ayrıca, dinde vicdan özgürlüğü hareketini desteklemişlerdir ve yerleşik kilise otoritesini sorgulamışlardır” (Heywood, 2007: 32). Liberalizmin asıl vurgusu kapitalizme geçiş olduğu için, sanayi toplumunun oluşturulması için gerekli olan tüm düzenlemelerin yapılması, müdahaleci olmayan bir devlet anlayışı, “laissezfaire” [bırakınız yapsınlar] düşüncesi, özellikle ekonomi alanında çok belirgin bir özellik olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca Heywood’a göre liberalizmin kendine özgü bir değer ve inanç sistemi vardır; bu değerler ise: birey, özgürlük, akıl, adalet, hoşgörü ve farklılıktır (Heywood, 2007: 35). Bireyi ve bireysel hakları ön plana çıkartan bir anlayış egemendir. Özgürlük ise toplumda, bireylerin diğerlerinin özgürlük alanlarına engel olmadan rahat bir şekilde düşünebildiği, düşüncelerini rahatça ifade edebildiği, inanç, siyasal, ekonomik özgürlüklerinin hukuksal olarak, diğer bir ifadeyle anayasal olarak güvence altına alındığı bir sistem öngörmektedir.

Günümüzde liberalizmden anlaşılan “devletten bağımsız bir özel alanın tanımlanması ve dolayısıyla devletin kendisinin de yeniden tanımlanması çabası; başka bir deyişle, sivil toplumu (kişisel, aile ve iş yaşamı) siyasal müdahalelerden kurtarma ve aynı anda da devletin otoritesini sınırlandırma çabası”dır (Held, 1989’dan akt. Berktay, 2008: 73-74).

Muhafazakârlık: Muhafazakârlık ideolojisi, diğer modern ideolojiler gibi 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesinin, siyasal, toplumsal ve kültürel ortamının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Muhafazakârlık kavramı “1815 sonrası dönemde Chateaubriand tarafından ve genel olarak siyasal yelpazede “sağ” kanadı tarif etmek için kullanılmış, yaygın olarak Almanya’da ortaya çıkmış, 1835’te İngiltere’de benimsenmiştir” (Güler, 2008: 119). En geniş ifadesi ile muhafazakârlık varolan toplumsal, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel ortamın korunmasını temel alan bir düşünce sistemidir. 18. yüzyıl toplumsal koşullarının ürünü olan modern ideolojilerden farklı olarak muhafazakârlık ideolojisi aslında çok daha eski toplumsal koşullarda da gözlemlenebilen bir durumdur. Muhafazakârlık bu bakımdan farklı anlamlarda kullanıla gelen bir niteleme de olabilmektedir. Tutucu/tepkiselci (reactionary), Fransız Devrimi’ne ve Aydınlanma’ya karşı, gelenekselci (traditionalist) ve modern toplum öncesindeki bütün gelenekleri, değerleri savunan anlamlarını da içinde barındırır. Ancak modern anlamda bir ideoloji olarak değerlendirildiğinde söz konusu durum bir ideolojik kavrayışa dönüşmüştür. Dolayısıyla Aydınlanma düşüncesinin liberal felsefesine, doğal haklar, hukuk düşüncesine, Fransız Devrimi’nin burjuva karakterine ve davranışlarına karşı olarak ortaya çıkmıştır (Güler, 2008: 122).

Muhafazakârlık diğer ideolojilerin liberalizm veya sosyalizm nitelemesine göre ideoloji değildir. Nisbet’e göre “gerçek bir ideolojide bulunması gerektiği düşünülen eylem ve reform unsurlarını” taşımadığı düşünüldüğü için bu şekilde nitelenmiştir. Oysa muhafazakârlık “liberalizm ve sosyalizm ile birlikte Batı’da son iki yüzyılın temel üç siyasal ideolojilerinden birisidir” (Nisbet, 2007: 45). Kuşkusuz muhafazakâr ideoloji diğer ideolojilerin sahip olduğu “reform ve eylem” gibi birtakım dönüştürücü araçlara sahip olmasa da tam da reform ve eyleme, bu araçlara karşı mesafeli yaklaşımı olduğu için ideoloji olma özelliklerini taşımaktadır. Bu anlamda muhafazakârlığın ideolojik vasfı “siyaset ve siyasal iktidarla sağlam ve iyi bilinen bir ilgisi olan ahlaki, ekonomik, sosyal ve kültürel fikirlerin makul ve tutarlı bir bütünü” olmasından kaynaklanmaktadır (Nisbet, 2007: 45).

Muhafazakârlık 18. yüzyılda geride bırakılan toplumsal formasyona yani Fransız Devrimi öncesi varolan feodal ve aristokratik toplum düzenini savunan, Aydınlanma ve Fransız devriminin doğal hukuk bireyciliğine, eşitlik, özgürlük ve halk egemenliğine karşı çıkan, doğal düzene karşı modern toplum öncesindeki kurumsal düzeninin altını çizen, aile, din, yerel cemaat, lonca, toplumsal sınıf gibi unsurların ahlaki yücelik taşıdığını vurgulayan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır (Nisbet, 2002: 93).

Türkiye’de muhafazakârlık bir ideoloji olmaktan çok genellikle topluma içkin bir kültürel durum olarak varolagelmiştir. Cumhuriyet tarihinde muhafazakârlık siyasal alanda da etkileri çokça görülen bir ideolojik pozisyon olarak kendisini göstermiştir. Özellikle son dönemde muhafazakârlığın siyasal alanda belirginleştiğini söylemek mümkündür. Türkiye’de muhafazakârlık olgusunu değerlendirirken din, devlet, laiklik, milliyetçilik ve siyaset eksenlerini bir arada düşünmek gereklidir. Din Türkiye’de salt muhafazakâr siyasetin merkezinde yer alan bir olgu değil, genel olarak siyasetin tüm alanına, siyasetteki tüm tartışmalara egemen olan bir durumdur. Dolayısıyla Türkiye’de siyaseti düşünürken din eksenini her zaman için göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Sosyalizm: Sosyalizm 19. yüzyılda sanayileşmenin geniş toplumsal kesimleri hızla yoksullaştırması sonucu, işçi sınıfının ideolojik bir yapılanmasıyla ortaya çıkmıştır. Daha net bir ifadeyle “endüstriyel kapitalizmin gelişmesiyle Avrupa’da meydana gelen sosyal ve ekonomik şartlara karşı bir tepki olarak” gelişmiştir (Heywood, 2007: 131). Sosyalizm genel anlamda “üretim araçları ve dağılımında kolektif mülkiyete dayalı ya da devlet mülkiyetine dayalı bir iktisadi ve siyasal sistem” olarak tanımlanabilir (Marshall, 1999: 676). Sosyalizm Karl Marx’ın iktisadi ve sosyolojik düşüncesinden ve genel olarak Marksist düşünceden doğan, kapitalizme karşı alternatif bir toplumsal formasyon öneren bir düşünce ve siyasi sistemdir. Marx’a göre sosyalizm piyasaların, sermayenin ve emeğin meta olmaktan çıkarılmasını içermektedir (Marshall, 1999: 677). Bir ideoloji olarak sosyalizmin düşünce, değer açısından önemli noktaları şu şekilde sıralanabilir: toplum, işbirliği, eşitlik, sosyal sınıf ve ortak mülkiyet. Sosyalizm toplum düşüncesinde “basit bireysel çabalardan ziyade toplumun gücünü kazanarak sosyal ve ekonomik problemlerin üstesinden gelebilen sosyal varlıklar olarak bütünleştirici bir insanoğlu vizyonuna sahiptir. Bu kolektif bir vizyondur; çünkü kişisel çıkarlar elde etmek için uğraşmak yerine birlikte çalışarak hedeşeri takip edebilme yeteneği ve istekliliği” üzerinde durur (Heywood, 2007: 134). Liberalizmdeki rekabetçi anlayış yerine insanlar arasındaki toplumsal ve ekonomik ilişkilerde işbirliğinin öneminin altını çizmektedir. Eşitlik sosyalizmin en önemli ideolojik özelliklerinden birisidir. Kapitalizm toplumdaki her birey için fırsat eşitliği olduğunu varsayar ancak sosyalizme göre bu durum toplumda sürekli devam edecek yapısal olarak bir eşitsizliğe neden olur. Dolayı sıyla sosyalizme göre kapitalizmin fırsat eşitliği düşüncesi bir mittir. İnsanlar eşit koşullarda yaşarlarsa, kamu yararı, toplumda birbirine bağlılık ve dayanışma da o ölçüde gerçekleşecektir. Toplumsal sınıf merkezli değerlendirme sosyalizm için kritik bir öneme sahiptir. Bu yüzden sınışar toplumdaki ekonomik, toplumsal ve siyasi değişimin ana karakterleridirler. Sosyalizm toplumsal sınışardan özellikle işçi sınıfının çıkarlarını gerçekleştirebilecek siyasal özgürlük ve mücadele alanı ile ilgilenmektedir. Sosyalizm toplumsal eşitsizliğin kaynağı olarak özel mülkiyeti görmektedir. Bu yüzden de mülkiyetin adaletsiz dağılımı toplumdaki eşitsizliklerin temel kaynağıdır.

Faşizm: Faşizm siyaset sosyolojisi açısından devlet aygıtının tipik biçimde terör içeren egemenliğini, dolayısıyla güçler ayrımının ya da hukukun egemenliğinin olmadığı, sıklıkla ırkçı, ama milliyetçi bir küçük bujuva ideolojisini içeren siyasal partiyi, devleti ya da ideolojiyi tanımlamak için kullanılmaktadır (Marshall, 1999: 234). 19. yüzyılda modern ideolojilerin birer birer boy göstermesi sonucu liberal ve demokratik bir takım gelişmelerin yaşandığı kıta Avrupa’sında, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde demokratik rejimlerin gerilediği, otoriter ve totaliter yönetimlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Öncelikle İtalya, Almanya, Portekiz ve İspanya’da faşist yönetim biçimlerinin farklı düzeylerdeki örneklerine tanık olunmuştur. Demokratik toplumlarda görülen farklılıklar hiç kuşkusuz söz konusu ülkelerdeki faşist oluşumlarda da görülebilmektedir. Dolayısıyla faşizm örneklerinin düzeyleri her ülkede farklı olmuştur. Faşizmin bir yönetim biçimi mi yoksa ideoloji mi olduğu konusunda tartışmalı bir durum söz konusudur. Ancak bir ideoloji mi yoksa rejim biçimi mi sorusunu ortaya attığımızda en azından bir dünya görüşü olarak kabul edildiğinde ideoloji olduğunu düşünebiliriz (Örs, 2008b: 482). Faşizm bir dünya görüşü olarak kabul edildiğinde dönemindeki etkin diğer “izm”ler olan liberalizm ve sosyalizmden çok net çizgilerle ayrılmıştır. Bu ayrım dikkate alındığında faşizm demokratik çizgiden açık bir şekilde farklılaşmaktadır. “Zira, faşizm, liberalizmin ‘eşit fırsat’ üzerine kurulu, sosyalizmin ise ‘sınışarın eşit iktidarı’ üzerine kurulu eşitlik idealini kökten reddetmektedir” (Örs, 2008b: 482). Faşizm esas itibariyle “Aydınlanma’nın getirdiği değerlere, düşüncelere, modernizme ve yol açtığı politik düzenlere karşı bir isyandır” (Heywood, 2007: 261). Faşizmin en genel özellikleri rasyonel düşünceden uzaklaşmış olması, lider pozisyonunun çok önemli oluşu, siyasal itaat kültürüne dayanması, aşırı milliyetçilik ve hatta ırkçılık öğelerini taşıması, totaliterlik unsurunun son derece baskın olmasıdır. Kısaca faşizm bir toplumda var olan siyasal güç ilişkilerinin totaliter, baskıcı ve anti demokratik bir özellik arz etmesi demektir.

Neoliberalizm: Neoliberalizm 1980’lerde etkinlik kazanan, klasik liberalizm anlayışının yeniden değerlendirilmesini ve yorumlanmasını içeren bir düşünce bütünü olarak tanımlanabilir (Marshall, 1999: 529). 1980’lerden itibaren İngiltere’de Margaret Thatcher, Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan dönemlerinde uygulanan muhafazakâr siyasal temellere dayanmaktadır. Ekonomik anlamda önemli ölçüde serbest piyasa ekonomisinin kuralsız denebilecek, devletin küçültüldüğü, Heywood’un deyimiyle “laissezfaire” (bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler) ekonomilerini kaynaştırmayı hedeşeyen yeni sağa ait ideolojik proje”dir (Heywood, 2007: 67). Neoliberalizm piyasanın son derece önem verildiği bir ideolojidir. Piyasa bu anlamda siyasal denetimden neredeyse soyutlanmıştır. Türköne’ye göre “neoliberalizmin temel öğeleri birey ve pazardır. Neoliberalizmin temel amacı piyasa üzerindeki devlet müdahalesini kaldırmaktır. Neoliberallere göre tam anlamıyla serbestçe işleyen bir pazar sistemi etkililik, büyüme ve verimlilik sağlayacaktır. Devletin müdahalesi olmaksızın işleyen bir toplumsal sistemde bireyler de daha özgür olacaktır” (Türköne, 2005: 125).

Sosyal demokrasi: Sosyal demokrasi, sosyalist ideallerden esinlenen fakat ağırlıklı olarak içinde varolduğu politik ortamdan ve bu ortama özgü liberal değerler tarafından belirlenen melez bir politik gelenek olarak tanımlanmaktadır (Çubukçu, 2008: 259). Sosyal demokrasi kavramı bugün birçok gelişmiş Batılı toplumda siyasal olarak pratikte uygulanmaktadır. Sosyal demokrasi tarihsel olarak geleneksel Marksizmle ilişkilendirilmektedir. Ancak günümüzdeki anlamı daha farklı bir içeriğe sahiptir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kapitalizmi kendi içsel dinamikleri içerisinde reforme etmek isteyen bir anlayış anlamında bir dönüşüm geçirmiştir. Piyasa ekonomisi içerisinde dengeli bir devlet müdahalesi ile birtakım iyileştirmelerin gerçekleştirilebildiği bir anlayış olarak biçimlenmiştir. Bu bağlamda sosyal demokrasi kavramı Keynesyen ekonomi politikalarının etkisiyle kapitalizmin içsel çelişkilerini, krizlerini aşmadaki rolünü, toplumsal tabanda sosyal refah devleti ilkeleri ile birleşmesi sonucunda etkinlik kazanmıştır. Kapitalizmin piyasa ekonomisi içerisindeki katı yorumu Keynesyen politikalar ile refah devleti anlayışının benimsenmesi ile yumuşatılmıştır. Buna göre devletin piyasalara müdahalesi artırılmış, toplumda sosyal adalet yaygınlaştırılmıştır. Devlet hem piyasalarda düzenleyici rolünü artırmış hem de ücret politikalarını revize etmiştir. Sosyal demokrasi anlayışı sosyal devlet anlayışının bu anlamda tamamlayıcısıdır. Heywood sosyal demokrasinin özelliklerini şu şekilde sıralamıştır:

  • Sosyal demokrasi, liberaldemokratik ilkeleri onaylar ve siyasal değişimin barışçıl bir biçimde ve anayasa çerçevesinde olabileceğini ve olması gerektiğini kabul eder.
  • Kapitalizm, zenginlik yaratman›n tek güvenilir yolu olarak kabul edilir; bu yüzden sosyalizm, nitelik bak›m›ndan kapitalizmden farkl› de¤ildir.
  • Kapitalizm, yine de özellikle bir zenginlik dağıtım aracı olarak ahlaki açıdan kusurlu görülür; kapitalizm yapısal eşitsizlik ve yoksullukla ilişkilidir.
  • Kapitalist sistemin kusurları, bir iktisadi ve sosyal mühendislik süreciyle devlet müdahalesi sayesinde giderilebilir; devlet kamusal veya müşterek yararın koruyucusudur.
  • Ulusdevlet, devletlerin kendi sınırları içinde iktisadi ve sosyal hayatı düzenlemede önemli bir güce sahip olmaları anlamında, siyasi yönetim için anlamlı bir birimdir (Heywood, 2007: 172-173).

Sosyal demokrasi 20. yüzyılın ikinci yarısında neoliberalizme karşılık kendisini yeniden tanımlayarak özellikle kıta Avrupasında önemli kazanımlar elde etmiştir. Ancak 21. yüzyıla girerken bu kazanımlar büyük ölçüde zayışamıştır. Zira sosyal demokrasi zaman içerisinde değişen toplumsal ve ekonomik koşullar karşısında kendini yenileyememiş, neoliberalizmin baskın politikaları ile de zayıflamıştır.


Kültür

Kültür

25 Temmuz 2018 Çarşamba

Kültür terimini gündelik yaşamda ne kadar çok ve farklı şekillerde kullandığımıza hiç dikkat ettiniz mi?

Klasik Sosyolojik Kuramda Kültür

Klasik Sosyolojik Kuramda Kültür

27 Ağustos 2018 Pazartesi

İşlevselci sosyolojinin esas ilgisi yüksek kültür olarak kültür olmaktan çok normlar, değerler ve yaşam biçimi olarak kültür olmuştur.

Sosyolojinin Doğuşu

Sosyolojinin Doğuşu

26 Kasım 2015 Perşembe

İnsanlar, binlerce yıldır içinde yaşadıkları grupları ve toplumları gözlemlemiş ve bu konuda çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir. Her ne kadar insan davranışını şekillendiren toplumsal etkenlerin incelenmesi Antik Yunan’a kadar uzansa da bilim olarak sosyoloji yaklaşık 200 yıl önce ortaya çıkmıştır.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi