Image

İngiliz Deneycilerinde Zihin Kavramı

John Locke

Locke İngiliz deneyciliğinin en önemli temsilcilerinden biridir ve modern deneysel psikolojinin öncülerinden kabul edilir. Deneyci tutumuyla Descartes’ın akılcılığına ve insan zihninde doğuştan fikirler olduğuna karşı çıkmıştır. İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme adlı eserinin ilk kitabını, Descartes’ın doğuştan fikirler görüşünü çürütmeye ayırmıştır. Ama öte yandan Descartes’ın bilgimizin kesinliği, apaçıklığı ve sınırlarını belirleme çabasını benimseyen Locke, Descartes, gibi bilginin sınırlarını araştırmayı hedeşemiştir. Bilgi nedir ve hangi alanlarda kesin bilgi üretilebilir? Bu soru Locke’un Deneme’de cevaplamak istediği sorudur ve bu sorunun Descartes’ın Meditasyonlar’da sorduğu sorunun aynısı olduğu açıktır.

Locke’un Deneme’yi yazmaktaki amacı “insan bilgisinin kaynağını, kesinliğini ve genişliğini, bunun yanında da inancın, sanının ve onaylamanın temellerini ve derecelerini araştırmaktır” (I. Kitap, Giriş, Kısım 2). Bu amaçla, artık zihnin fiziksel yönüyle ilgilenmeyeceğini, aksine onun özünü, neyin oluşturduğuyla ilgileneceğini söyleyen Locke, insan zihninin sınırlarını incelemeye, bilginin doğasını ve kökenlerini inceleyerek başlar. Bu noktada Descartes’tan taban tabana zıt bir anlayışla bütün bilginin tek bir kaynaktan, deneyimden geldiğini söyler: “Tüm bu bilgi ve akıl malzemelerini zihin nereden edinmektedir? Bunlara tek yanı tım var: Deneyim” (II, 1, 3: 134). Doğuştan fikirleri reddederek, bütün felsefi sistemini basit fikirlerin çağrışımı üzerine kuran Locke, zihni başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış düz beyaz bir kağıt (tabula rasa) gibi tasarlar, duyularımızın duyulur nesneler alanından edindikleri algıları zihne ilettiklerini, böylece zihnin “sarı, beyaz, sıcak, soğuk, yumuşak, sert, acı, tatlı gibi tüm duyulur niteliklerin idelerini edindiğini” (II, 1, 3: 134) söyler. Locke’a göre, deneyim aracılığıyla zihinde çeşitli ideler, kavramlar ve imgeler oluşur. Bu ideler ya Locke’un dış duyum adını verdiği duyularımız yoluyla aktarılır ya da Locke’un iç duyum adını verdiği algılama, düşünme, kuşku duyma, inanma, uslamlama, bilme, isteme gibi çeşitli zihinsel edimlerle edinilir.

Locke’un incelemek istediği şey, zihin ve zihnin nesneleri arasındaki ilişkinin doğasıdır. Locke’un felsefesinin merkezi kavramı ide’dir. İde terimini, aynen Descartes gibi, duyumlar ya da duyu verileri, hatıralarla kavramları da kapsamak üzere çeşitli şeyleri ifade etmek üzere kullanır. Locke, deneyimden elde edilen idelere, yalın ideler adını verir. Locke’a göre zihin, duyular aracılığıyla kendisine sunulan yalın ideleri dışlayamaz, işlendiklerinde değiştiremez, bozamaz, kendisi yenilerini yapamaz, sadece edilgin bir şekilde alır.

Locke’a göre iç ve dış duyum yoluyla elde edilen yalın ideler, dış dünyaya ait temsiller ve tasarımlar olarak daha karmaşık idelerin temelini oluştururlar. Zihnin “yineleme, karşılaştırma ve neredeyse sınırsız çeşitlilikteki birleştirme işlemleri” (II; 3, 2: 155) aracılığıyla bu yalın idelerden bileşik ideler ve bir üst düzeyde de soyut ideler elde edilir. Duyum idelerinin temellendirici doğasını, daha iyi kavrayabilmek için, gül idesini ele alalım. Gül idesi belli bir nesneye ait tek bir ide gibi düşünülür. Ama aslında, karmaşık yalın ideler kümesinden derlenmiş bir idedir. Gül idesini incelediğimizde birçok yalın ide ve bu idelerin deneysel kaynağını buluruz: Görme duyumundan gelen kırmızı idesi, dokunma duyumundan gelen yumuşaklık idesi (gülün taç yaprakları), sivrilik idesi (gülün dikenleri), koklama duyumundan gelen koku idesi vb. Bu yalın idelerin her biri zihne, birbirinden ayrı algılar olarak girer ve zihinde bir araya getirilerek gül bileşik idesini oluştururlar. Locke’un yalın ideler görüşü, insan anlayışının ya da zihninin sınırlarını belirler; biz dış dünyayı, yalnızca beş duyu organımızın müsaade ettiği ölçüde biliriz.

Zihin tamamen edilgin bir şekilde, yalın ideleri elde ettikten sonra, aktif bir şekilde bu yalın ideleri bir araya getirerek, bileşik ideler ve bileşik idelere ait önermeler oluşturur. Locke’a göre her ne kadar yalın ideler tamamen deneyime dayalıysalar da onlardan meydana gelen bileşik ideler, doğrudan deneyimden elde edilmiş ideler değildir. Aksine, bileşik ideler kipler, tözler ve bağıntılardır (II, 12, 3: 222). Locke’a göre “töz genel adını verdiğimiz ide, var olduklarını gördüğümüz, dayanacakları bir şey olmadan varlıklarını sürdüremeyeceklerini düşündüğümüz niteliklerin, bilinmeyen ancak varsayılan desteğinden başka bir şey değildir. İngilizcede sözcüğün asıl anlamı “altta duran” ya da “destekleyen”dir” (II, 23, 2: 390). Locke’a göre, sahip olduğumuz bu “belirsiz ve göreli bir töz idesinden sonra insanların duyumlarının gözlemi ve deneyimiyle bir arada var oldukları fark edilen yalın ide bileşimlerini toplayarak, [insan, at, altın, taş vb gibi] tözlerin tikel türlerinin idelerine ulaşırız. Dolayısıyla herhangi bir tür tözden söz ettiğimizde şu niteliklere sahip, bir cisim gibi uzanımlı, şekli olan ve hareket kapasitesinde, bir tin gibi düşünme yetkinliğinde olan bir şeydir deriz (II, 23, 3: 390391).

Dolayısıyla Locke, iki tür tözden söz eder. Bunlardan ilki at, taş ve benzerine ilişkin maddesel duyulur tözlerdir ki bu tözlere ilişkin idelerimiz “tek bir şeyde birleşmiş düşünülen [ve o şeyin bütün niteliklerine tek tek karşılık gelen], belli sayı da yalın idelerin bir öbeğidir” (II, 23, 14: 402). Locke, cisimlere ya da duyumsal nitelikleriyle bilinen şeylere ilişkin maddesel tözün dışında, bir de tinsel töz olduğunu söyler: “Zihnin düşünme, usa vurma, korkma gibi işlemlerinde de kendi kendilerine başlıklarını sürdüremeyecekleri sonucuna vardığımızdan, bedene ait olmalarıyla bedence üretilmelerine de akıl erdiremediğimizden, bunları “tin” dediğimiz başka bir tözün eylemleri olarak düşünmeye eğilimliyizdir. Düşünme, bilme, kuşku duyma, hareket gücü ve gibilerinin sürdüğü bir tözü kabul ederek, cisim hakkında olduğu kadar, tinsel tözün de açık bir kavramına sahibiz” (II; 23, 4: 393). Locke’un Descartes’ın doğuştan ideler fikrini reddetmesine rağmen, zihni ve maddeyi iki ayrı töz olarak belirlemesi, Kartezyen düalizmin bir devamı olarak değerlendirilebilir (Soccio, 2010: 484).

Locke’da Birincil ve İkincil Nitelikler Ayrımı ve Algı Kuramı

Locke dış dünyadaki nesnelerin zihnimizde basit ideler oluşturma gücü olduğunu söyler. Locke’a göre, zihnimizdeki ideleri oluşturanlar birincil nitelikler cisimlerde olduğu düşünülenlerse ikincil niteliklerdir. Cismin bizde katılık, uzam, şekil, hareket, hareketsizlik ve sayının yalın idelerini üreten, her ne durumda olursa olsun asla cisimden ayrılmaz olan nitelikler kökensel ya da birincil nitelikler’dir (II, 8, 9: 180). Nesnelerin bizde, birincil nitelikleri yardımıyla çeşitli dış duyumlar üretmesini sağlayan güçlerine de ikincil nitelikler adını verir (II, 8, 10: 180). Locke’a göre, “cisimlerin birincil niteliklerine ilişkin ideler onların benzerleridir ve modelleri cisimlerin kendilerinde vardır” (II, 8, 15: 183), yani birincil nitelikler, nesnenin kendisine ait nesnel niteliklerdir. Buna karşın, ikincil nitelikler sadece cisimlerde “bizde dış duyumları üreten birer güç” (II, 8, 10: 183) oldukları için, onlar aracılığıyla üretilen ideler, kendileriyle hiçbir benzerlik taşımazlar. Bu yüzden ikincil nitelikler, algılayan kişiye dayanırlar, yani özneldirler.

Locke’nın algı kuramını; nesne, zihin, nesnenin zihinde oluşturulmuş idesinden oluşmuş üçlü bir algı kuramı şeklinde düşünebiliriz. Locke’a göre, ideler zihinsel olmayan maddi dünyayla algılayan bilinçli zihin arasındaki aracılar gibidir. Buna göre, zihnimizdeki yalın ide, dış dünyada o ideye karşılık gelen bir nesnenin, duyum bilgisinden edinilir, zihinde karşılık geldiği o nesneyi temsil eder. Bu yüzden Locke’un algı kuramı, temsil kuramı olarak da bilinir. İde, dış dünyaya ait nesnenin bir anlamda zihinsel bir resmi gibidir. Algılayan kişinin dolaysız bir şekilde bildiği, farkında olduğu şey, o nesnenin zihindeki idesidir. Örneğin; renk deneyimini ele alalım. Zihnimizde elmanın kırmızılığına sebep olan şey, göz aracılığıyla alı nan duyum bilgilerinin zihne aktarılmasıdır. Bu nedensel sürecin sonunda, algılayan kişinin zihninde, kırmızılık idesi oluşur. Ama burada üstünde durulması gereken şey, algılayan kişinin zihnindeki kırmızı idesine sebep olan nesneyi değil, yalnızca kırmızı idesini görüyor olmasıdır. Dolayısıyla Locke’a göre, insanlar dış dünyayı hiçbir zaman doğrudan algılamazlar. Doğrudan, dolaysız olarak bildikleri tek şey, dış dünyadaki nesnelerin zihindeki temsilleri olan idelerdir. Zihin de bu ideleri etkin bir şekilde işleyerek kesin bilgiye ulaşır.

Descartes’ a göre; zihin, kesin bilgiye, insan zihnine tanrının yerleştirdiği kavramlar aracılığında bilen öznenin kavramasıyla ulaşırken Locke, kavramlarımızın içeriği deneyden geldiği halde, zihnin bu deney verilerini işleme yetisine sahiptir ve dolayısıyla kesin bilgi üretebileceğini göstermiştir. Locke’a göre zihin, sadece duyudan gelen bilgileri, edilgin bir şekilde almanın ötesinde duyu verileri üzerinde etkin bir şekilde çalışarak, bilgi üretme kapasitesine sahiptir.

David Hume

David Hume deneyci zihin anlayışının en önemli ve tutarlı temsilcisidir. Kendinden önce gelen Locke’un görüşlerini daha öteye taşımış, kendinden önceki bütün metafizik kurguları hedef alan eleştirel deneyci bir felsefe geliştirmiştir. Locke’un deneyciliğini, eleştirel bir bakış açısıyla bütün metafizik tortulardan arındıracak şekilde sistematik olarak yeniden biçimlendirmek amacıyla İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme’yi yazmıştır. Kant daha sonra bu eserin kendisini dogmatik uykusundan uyandırdığını söylemiştir.

Hume, Deneme’nin başlangıcında, moral felsefe ya da insanın doğal yapısı bilimini iki ayrı tarzda ele alındığını belirtir. “Bunlardan birincisine göre, insan aslında eylem için doğmuştur, ölçüleride beğenilerle duygular tarafından belirlenir... öbür tür filozoşar ise (Descartes ve diğer usçular) insanı akıl sahibi bir varlık olarak görürler, davranışlarını işlemekten çok, anlama yetisini biçimlendirmeye çalışırlar” (Hume, 1976: 3). Bu iki görüş arasında bir senteze varmayı hedeşeyen Hume, Locke’un ve Berkeley’in metafiziğinden de uzaklaşarak, insanın bilgi kapasitesinin sınırlarının doğru bir biçimde belirlenebilmesi için, yepyeni bir temel üzerine inşa edilecek, tam bir bilimler sistemi kurmayı hedeşemiştir.

İdeler ve İzlenimler

Hume Deneme’nın ikinci bölümünü, idelerin kaynağını araştırmaya ayırır. Ancak burada ortaya koyduğu ideler kuramı, Cevizci’nin (2009) haklı olarak belirttiği gibi algılar kuramıdır. Bir insanın “aşırı sıcaklığın acısını ya da ılıklığın hazzını duyduğ unda ve bu duyumu sonradan belleğine getirdiğinde, bu zihin algıları arasında önemli bir fark” (Hume, 1976: 13) olduğunu belirten Hume, zihin algılarının güçlülük ya da canlılıklarına göre iki sınıf ya da iki türe ayrılabileceğini söyler. “Daha az güçlü ve canlı olanlar, genellikle düşünceler ya da idealar (ideler) diye adlandırılır... İzlenimler daha canlı algılarımızın hepsidir; yani işittiğimiz, gördüğümüz, hissettiğimiz, sevdiğimiz, nefret ettiğimiz, arzuladığımız ya da istediğimiz andaki algılardır” (Hume, 1976: 1314).

Dolayısıyla Hume’a göre, izlenimlerle ideler arasında, niteliksel değil, sadece bir derece farkı vardır. İdeler soluk, daha az canlı, daha az güçlü izlenimlerdir ve ancak izlenimler üzerinde “düşünüldüğünde” sonradan fark edilirler. Aynen Locke da olduğu gibi Hume için de doğuştan ideler yoktur. Daha önce duyu organlarıyla algılamadığımız, zihnimizde hissetmediğimiz hiçbir şeyin idesine sahip olamayız ve her ne kadar düşünme, nesneleri doğru bir şekilde temsil ederse de “bu temsiller, kendilerine dayanak teşkil eden orijinal algılardan, daima daha zayıf ve donuktur” (Soccio: 2010: 500). Locke ve Berkeley gibi Hume da deneyimin, bütün öğelerinin duyularla edindiğimiz bilinç içerikleriyle sınırlı olduğunu söyler. Buna göre, altındağ düşüncesi, zihnin sahip olduğu iki tutarlı ide olan altın ve dağ idelerinin birleşmesidir. Locke’da zihnin sahip olduğu ideleri birleştirerek, onlardan yeni ideler elde etmesini, düşünüm (reşection) yetisiyle açıklamı ştı. Hume’a göre ise zihnin bu yaratıcılık yeteneği, duyuların ve deneyimin verdiği malzemeleri birleştirmek, yerlerini değiştirmek, büyültmek ya da küçültmek yetisinden başka bir şey değildir. Kısacası “düşünmenin bütün malzemesi, iç ya da dış duygumuzdan gelmedir. Bunların sadece karışımı ya da bileşimi zihin ve istemeye aittir” (Hume, 1976: 14).

Dolayısıyla Hume, Locke’un idelerin temsil kuramını, bir adım daha ileri götürerek deneyci bir anlam ölçütü geliştirmiştir. İzlenimlerin dilin kullanımında önemli bir role sahip olduğunu kabul eden Hume’a göre, ideler düşüncelerdir, her hangi bir şekilde bir ideyle bağlantılı olmayan hiçbir kelime, anlamlı bir şekilde kullanılamaz. Duyu deneyimine, yani izlenimlere geri götürülemeyen inançlar, hiçbir şekilde düşünce olamaz ve yalnızca anlamsız bir ifade olarak kalır. Zihin idealar arasındaki “benzerlik, zamanda ya da yerde yakınlık, neden ya da etki (nedensellik)”, bağlantı ilkeleriyle ideaları birleştirebilir, daha karmaşık idealar ve düşünceler ortaya koyabilir (Hume, 1976: 18). Hume’a göre her ne kadar altındağ ya da kanatlı at gibi çeşitli karmaşık ideler var olsa da bunların duyumsal bir karşılıkları, bunlara karşılık gelen bir izlenim yoktur, dolayısıyla bu ideler tamamen anlamsızdır. Bu şekilde, hatalı bileşik idelere örnek olarak da neden, etki ya da nedensellik idesiyle kendilik idesini verir.

Hume’a göre insan aklının ikinci temel nesnesi olan olgu sorunları hakkındaki akıl yürütmelerimizin hepsi neden, etki ya da nedensellik ilişkisine dayanır. Sadece bu ilişki yoluyla bellek ve duyularımızın tanıklığının ötesine geçebiliriz (Hume, 1976: 24). Hume’a göre, her ide mutlaka bir izlenim üzerine düşünmekle “sonradan” ortaya çıktığına göre, neden ve etki bilgisine nasıl ulaştığımızın soruşturulması gerekir.

Ona göre neden, etki idesine (a priori) akıl yürütmelerle ulaşılamaz, aksine insanlar “belirli nesnelerin, sürekli bir arada olduklarını görerek” (Hume, 1976: 24) neden, etki idesini türetir. Ama insan, etkiyi, deneyim olmaksızın, sadece aklın işlemesiyle hayal etmeye yatkın bir varlıktır. Bu yatkınlık da bazı nesneleri (ve olayları) hep bir arada göre göre edindiğimiz “alışkanlığın” ürünüdür. Bu alışkanlık da “en üst derecede” olduğu için “yokmuş gibi görünür”. Oysa zihin, en dikkatli incelemelerinde de neden sayılanda etkiyi bulamayacaktır. Çünkü; “her etki, nedeninden ayrı bir olaydır. Bu yüzden de neden de bulunamaz ve etkinin başlangıçta (a priori) uydurulması ya da kurulması tümüyle rastgele olmak zorundadır” (Hume, 1976: 27). Hume’a göre, “insan aklı ancak analoji, deneyim, gözlem yoluyla akıl yürüterek, bir çok belirli etkiyi, birkaç genel nedene indirgeyebilir, ama bu, genel nedenlerin bilgisine gelince... bu en son kaynak ve ilkeler, insan merakına ve soruşturmasına tümüyle kapalıdır” (Hume, 1976: 27).

Hume, yalnızca algıyla sınırlı olan deneyimlerimizin, benzer olabilecek olgu sorunlarına nasıl yaygınlaştırılabildiğini, yani tümevarımın temellerini de sorgular. Ona göre, böyle bir sonuca, akıl yürütme süreciyle ulaşılamaz. Çünkü; bütün akıl yürütmeler, tanıtlama ve ide ilişkileri hakkındaki akıl yürütmeler ve moral veya olgu sorunlarıyla var oluş hakkındaki akıl yürütmeler olmak üzere iki çeşide ayrılabilir (Hume, 1976: 3031). Hume’un nedensellik ilkesini, alışkanlığa indirgeyerek açıklamasının sonucu olarak bilgiyi, bu şekilde sınırlaması Hume Çatalı olarak bilinir. Hume çatalına göre, ide ilişkileriyle ilgili olan bilgi türü, hiç deneye ve gözleme dayanmayan (a priori) önermelerden meydana gelir ve dünyaya ait bilgimizi arttırmayan analitik bilgi türüdür. Olgu ilişkileriyle ilgili olan bilgi türüyse tamamen deneye ve gözleme dayanan (a posteriori) önermelerden meydana gelir ve dünyaya dair bilgimizi arttıran olası bilgi türüdür.

Bu iki akıl yürütme tarzından Olgu Sorunları ve Moral Sorunlar üzerine olanlar ide ilişkilerindeki gibi, kesin tanıtlayıcı sonuçlara ulaşılamaz. Çünkü; var oluş hakkındaki bütün bilgimiz neden, etki ilişkisine dayanır ve bu ilişki hakkındaki bütün bilgimiz de yalnızca deneyimden gelir. Böylece deneysel olarak çıkarılan sonuçlar da geleceğin geçmişe uygun olacağı sanısından hareket eder. Buysa bir kısırdöngüdür: Deneyimden sonuç çıkarmak neden, etki ilişkisine dayanır. Oysa deneyim zaten bu ilişki üzerine kuruludur. Tersten söylersek, neden etki ilişkisi ancak deneyim yoluyla bilinebilir, oysa deneyim edinmeyi sağlayan zaten neden etki ilişkisidir.

Hume’un benlik ya da kendilik idesinin de aynen, nedensellik idesi gibi, duyumsal bir karşılığı olmadığını, dolayısıyla anlamsız olduğunu savunur. Hume için gerçekten var olduğundan ve bilgisinden emin olabileceğimiz tek şey izlenimlerdir. Kendilik idesini incelediğimizde de onun hiçbir izlenime dayanmayan, karmaşık bir ide olduğunu görürüz. Hume, kendilik dediğimiz şeyin kendimize ait bir takım duyumların, algıların dışında, başka bir şeyle bir ideyle bağlantılı olmadığını söyler: “Bana kalırsa ben, benlik dediğim şeyin en yakınına girecek olursam, her zaman sıcaklık ya da soğukluğun, ışık ya da gölgenin, sevgi ya da nefretin, acı ya da hazzın şu ya da bu tikel algısına çarparım. Hiçbir zaman, benliğimi bir algı olmaksızın yakalayamam, hiçbir zaman algıdan başka bir şey gözleyemem... bende böyle hiçbir ilke olmadığından eminim” (Hume, 2009: 174). Hume’un kendiliğe ilişkin bu saptaması, yani görme, işitme, koklama, dokunma duyumlarından ve duygulardan bağımsız olarak, tek başına bir kendilik idesinin nasıl elde edileceği sorusu, zihin felsefesi literatüründe, kişisel özdeşlik sorunu olarak bilinir ve kitabınızın yedinci bölümünde ayrıntılı bir şekilde incelenecektir.

Locke gibi, insanın anlama yetisinin sınırlarını ve yapısını incelemek isteyen Hume, bir adım ileri giderek, nedensellik ve zorunluluk gibi deneyden gelmeyen bir takım kavramlar olduğunu ileri sürmüştür. Ama, her kavramın bir izlenimi olması gerektiğini söyleyen Hume, nedensellik kavramının da aynen kendilik idesi gibi, zihnin iki olayı birbirine bağlama alışkanlığının sahte bir izlenim yarattığını söyler.

George Berkeley

Locke’un ardılı ve Hume’un önceli olan Berkeley, her ne kadar onlarla birlikte İngiliz deneycileri arasında sayılsa da deneyciliği, en üst noktaya kadar ilerleterek idealizm noktasına varmıştır. Locke’un “bir insanın, algıladığını algılamaksızın, algı laması imkansızdır,” yani insan ancak bilincinin içinde olup biteni bilebilir, düşüncesini kendisine çıkış noktası yapan Berkeley, buradan hareketle fiziksel dünyanın zihnin dışında bir gerçekliği olmadığını, maddesel gerçekliğin zihne bağlı olduğ unu ileri sürmüştür. Bu söylemiyle Locke’un deneyciliğini en üst noktaya kadar taşımış ve idealist bir düşünür olarak bilinegelmiştir. Berkeley maddenin var olmadığını, gerçekten var olan tek tözün ide olduğunu ortaya attığı için Berkeley’in idealizmi, maddetanımazcılık (immaterialism) olarak bilinir. Aynen Locke gibi, Descartes’ın akılcılığına, doğuştan ideler kuramına karşı çıkan Berkeley, Locke’dan bir adım daha öte giderek hem Descartes’ın ikiciliğini, hem de Locke’un bir fiziksel nesnenin sahip olduğu niteliklerin nesneye ait olduğunu, bu nitelikleri taşı yacak maddesel bir töz olması gerektiğini ileri sürerek, epistemolojik temelde kabul ettiği ikicilik anlayışını reddetmiştir.

Berkeley, aşırı deneyci bir tavırla sadece duyumlar aracılığıyla edindiğimiz deneyimlerimizi, bilebileceğimizi öne sürmüştür. Duyu organlarımız yoluyla da ancak duyumlarımızı, idelerimizi, algılarımızı bilebiliriz (Berkeley, 1977: 73). Dolayı sıyla duyumlarımız, zihnimizin dışında olan, algılanmamış şeylerin bilgisini veremezler. Berkeley, rüyada ve sanrılarda olduğu gibi, zihnimizin dış dünyada var olmayan şeyleri deneyimlemesinden, şeyleri zihnimizde imgelememizden hareketle şeylerin zihnimizin dışında var olduğundan emin olamayacağımızı söyler (Berkeley, 1976: 76). Zihnimizin dışında fiziksel şeylerin var olduğunu iddia etmek, imgelenmemiş nesneleri imgelemeyi, kavranmamış şeyleri kavramayı gerektirir ki bu da apaçık bir çelişkidir. Böylece Berkeley, Locke’un materyalizmini ve dış dünyanın, fiziksel nesnelerin gerçekliğini temele alan temsil kuramını hedef almıştır. Locke’un temsil kuramına göre, deneyimlerimiz, duyu organlarımız yoluyla nesnelerden aldığımız algıların, zihnimizdeki kopyalarıdır.

Berkeley’de Birincil ve İkincil Nitelikler Ayrımı ve Algı Kuramı

Berkeley’in algı kuramı, Locke’un, daha önce öne sürmüş olduğu birincil ve ikincil nitelikler ayrımına dayanır. Locke göre nesnelerin kendisine atfettiğimizi söylediği ikincil nitelikler Berkeley’e göre, algılayan kişinin zihnindedir. Berkeley, ikincil niteliklerin, algılayan zihne bağlı olduklarını ve algılayan zihne, göreli olarak var olduklarını savunur. Berkeley’e göre, Locke’un gerçekte tamamen nesneye ait olduğunu, bir “öz” olarak maddi tözde bulunduğunu düşündüğü birincil nitelikler de aynen ikincil nitelikler gibi algılayan zihne bağlıdırlar ve zihne göreli olarak var olurlar. Hem ikincil nitelikler, hem de birincil nitelikler, algılayan zihne, göreli olarak var oldukları için özneldirler. Bir şeyin şeklinin ne olduğu, büyüklüğü, hangi bağlamda ele alındığına bağlı olarak değişir, her farklılık gözleyene farklı görünür.

Dolayısıyla bilincimizin nesneleri, dış dünyanın nesneleri değildir. Çünkü; dış dünyadaki nesneler, ikincil nitelikleri, algılandıkları şekliyle kendilerinde barındırmazlar. Dış dünya renksiz, kokusuz ve sessizdir. Bizim algıladığımız ikincil nitelikler, zihnimizdeki idelerdir. Ayrıca Berkeley’e göre, birincil nitelikler algılanmak için ikincil niteliklere bağlıdır. Örneğin; bir şeyin şeklini ya da hareketini, onun rengini hesaba katmadan algılayamayız (age.: 68). Birincil nitelikler ikincil niteliklere bağlı olarak algılanabiliyorlarsa o zaman, onlar da zihnimizdeki idelerden başka bir şey değildir. Bizim bütün bilebildiğimiz zihnimizdeki idelerdir. Dış dünya, ancak, bu ideler bağlamında düzenlenmiş algılarımızın aracılığıyla bilinebilir. Dolayısıyla, Berkeley’in görüşüne göre, bir şeyin var olduğunu söylemek, onun bir zihin tarafından algılandığını ya da algılanabileceğini söylemek demektir. Örneğin; “üzerinde yazı yazdığım masanın var olduğunu söylüyorum, yani onu görüyorum ve hissediyorum ve çalışma odamdan çıktığımda da onun var olduğunu söylemeliyim, yani demek istiyorum ki eğer çalışma odamda olsaydım onu, algılardım ya da bir başka ruh onu algılıyordur” (age.: 66). Buradan hareketle, Berkeley, dış dünyanın, zihinden bağımsız bir gerçekliği olamayacağı sonucuna varmıştır. Berkeley’in fiziksel dünyaya ilişkin idealist kuramı “var olmak, algılanmış olmaktır” (esse est percipi) diktumu ile ifade edilir.

Berkeley, sadece ikincil niteliklerin değil, birincil niteliklerin de var oluşunun zihne bağlı olduğunu ileri sürerek, zihin dışında var olabilecek hiçbir şeye açık kapı bırakmamıştır. Oysa Locke’a göre, sadece ikincil nitelikler algılayan zihne bağlıdır, ama birincil nitelikler, bilinmemekle birlikte, var olan maddesel töze dayanarak, zihnin dışında bir gerçekliğe sahiptirler (Locke 2004: 121, 203207, 432 442). Oysa Berkeley’e göre, her şey zihinsel tasarımlar şeklindedir. Dış dünya tamamen bireysel zihinlerin bir tasarımıdır. Her bir bireysel zihin de tanrısal bir zihnin tasarımıdır. Dolayısıyla dış dünya, tamamen insan zihninde kurulmuştur. Çiçekdağı (2007) Hylas ve Philonous Arasında Üç Konuşma’sı üzerine yaptığı incelemede, Berkeley’in tüm nitelikleri algılayan bir zihne bağlı kılmakla bir yandan Descartes’ın çözemediği zihin beden ilişkisi sorununu çözdüğünü, bir yandan da bilinemeyen ama var olan maddeyi, tamamen ortadan kaldırdığını söyler (Berkeley, 2007: 7).

Berkeley’e göre, kendi zihnime ya da benime ilişkin olarak doğrudan bir algısal deneye sahip olamadığım, ama doğrudan ve aracısız olarak, yalnızca zihnimin çeşitli niteliklerini ya da faaliyetlerini algıladığım için, benim, kendi zihnime ya da benime ilişkin bir ideye sahip olduğum söylenemez. Bununla birlikte, Hume’un öne sürdüğü gibi, zihinden ya da benden söz etmenin anlamsız olduğu sonucuna varılamaz. Çünkü; sonsuz sayıda ideye ek olarak, bu ideleri bilen, algılayan bir şey, algılama, isteme, imgeleme, anımsama gibi faaliyetlere ek olarak, bu faaliyetleri gerçekleştiren aktif bir varlık vardır, bu da zihin, ruh ya da bendir.

İngiliz deneycilerinin ilk düşünürü olan Locke, Descartes’ın akılcılığına ve doğuştan idelerin var olduğuna karşı çıkarak, bütün bilgimizin deneyden geldiğini, ama zihnin de edilgen bir alıcı, almanın ötesinde, aktif bir şekilde deneyim malzemesini işleme yeteneğine sahip olduğunu öne sürmüştür. Hume, Locke’un deneyci görüşünü daha ileri taşıyarak, zihnimizin, ne deneyden gelen, ne de doğuştan var olan nedensellik, çağrışım gibi ilkeler aracılığıyla deneyim bilgisini işlediğini göstermiştir. Berkeley, deneyciliği en üst noktaya taşıyarak, algılayan bir zihnin tasarımlarının dışında, hiçbir maddi gerçeklik olmadığını ileri sürmüştür. Dolayısıyla Spinoza ve Leibniz gibi akılcı düşünürlerin Descartesçı geleneği sürdürerek, duyusal bilgilerin gerçekliğini reddederek ulaştığı idealizme Berkeley, bütün var olanları algılayan bir zihne bağlı kılmakla ulaşmıştır.


Descartes ve Düalizm

Descartes ve Düalizm

12 Haziran 2018 Salı

Descartes, modern felsefenin kurucusu olarak tanınır. Gerçekten de Orta Çağlardaki Aristotelesçi ve Tanrı merkezci dünya görüşünün 17. yüzyılda ortaya çıkan bilimsel ve akılcı görüşlere yerini bırakmasında çok önemli bir rol oynamıştır

Transendental Bilinç Olarak Zihin: Kant

Transendental Bilinç Olarak Zihin: Kant

10 Temmuz 2018 Salı

Kant, felsefe tarihinde, gerek bilgi, gerekse de etik alandaki düşünceleriyle haklı bir üne sahiptir.

Spinoza'nın Zihin Anlayışı

Spinoza'nın Zihin Anlayışı

27 Haziran 2018 Çarşamba

Eğer Descartes modern felsefenin kurucusuysa Spinoza da onun anlayışını sürdüren bir düşünürdür.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi