Image

İnsancılık(Hümanizm) ve Başlıca Rönesans Hümanistleri

İnsancılığın (Hümanizm) Anlamı
‘İnsancılık’ (hümanizm) terimi en genel anlamıyla insan aklını, etik ve adalet kavramlarını temele alan, batıl inanışları ve doğaüstü olan her şeyi yadsıyan bir dünya görüşüdür. Bu yaklaşım hümanizmin dünyevi (seküler) yorumudur. Bu seküler biçimiyle “hümanizm, çalışmalarda, felsefede ve pratikte insansal değerlere ve ilgilere odaklanan bir yaklaşımdır.” Bu yaklaşım antihümanist (insancı olmayan) her türlü kavram, düşünce ve uygulamayı dışlama yoluna gider. Yukarıdaki iki tanımı bütünleyen bir tanım da şudur: hümanizm, tüm insanların değerli ve onurlu olduğunu öngören ahlak felsefelerinin genel bir kategorisini anlatan bir terimdir.

Rönesans döneminde “hümanizm genelde kültür ve eğitim alanında akademisyenler, yazarlar ve kamusal liderler tarafından gerçekleştirilen her türlü yenileştirme reform etkinliklerini anlatan bir terimdir.” Özel anlamıyla hümanizm, Grek ve Latin dillerinin, kültürlerinin ve sanatlarının araştırılması esasına dayanan ve sonraları insan araştırmalarına odaklanan devrimsel Rönesans devinimi ya da yönelimidir.

Yaratıcılıkta en üst sınırlara ulaşmış bu zengin kaynağı özümseyip ardından yeni ufuklara yelken açmak amacı güdülmüştür. Araştırma ve keşif özellikle yazın ve felsefe örnekleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Grekçeyi iyi bilmek gerektiği için Grek dili üzerindeki çalışmalara öncelik verilmiştir. Bu coşkulu ve dinamik arayışlar dönemi günümüze dek süregelen modern çağın şafağını oluşturmuştur. Rönesans gibi hümanizmin vatanı da İtalya’dır ve erken dönem hümanistler hep Dante, Petrarca ve Boccaccio gibi İtalyanlar olmuştur.

Erken Dönem İtalyan Hümanistleri
Erken dönem İtalyan hümanistlerinin başlıcaları Dante, Petrarca ve Boccacio’dur. Bunlardan Dante (1265-1321), Rönesansın başlarında yaşamış büyük bir şairdir. Şiirlerini Latincede değil İtalyancada yazarak erken Rönesansın bir temsilcisi olmuştur. Çünkü Rönesansın bir özelliği de Latin dilinden ana dillere dönüşte kendini gösterir. Dante dönemin önemli kent devletlerinden Floransa’da doğmuş, Ravenna’da sürgündeyken ölmüştür. En önemli yapıtı Divina Commedia (Kutsal Komedi) İtalyancanın en önemli eseri ve dünya yazınının başyapıtlarındandır. Dante buyapıtla İtalya’da “en büyük şair” olarak bilinir ve “İtalyan dilinin babası” olarak anılır. Kutsal Komedi üç bölümden oluşur: Cehennem (Inferno), Araf (Purgatorio) ve Cennet (Paradiso). Yapıt, Dante’nin Cehennemden başlayıp Cennette son bulan yolculuğunu betimlemektedir. Bu yolculukta hayranlık duyduğu Latin şair Vergilius ve sevdiği kadın olan Beatrice ona yol göstericilik yaparlar. Dante’nin cehenneme yönelik betimlemeleri çok canlıdır ve modern okuyucuyu da etkilemektedir. Araf lirik bir anlatımla kotarılmıştır. Cennet en teolojik içerikli bölüm olduğu için dili oldukça ağırdır. Dante en güzel, mistik ve ekstatik pasajlarda günah çıkarır ve yolculuğun sonunda Tanrı ile yüz yüze gelmeyi başarır. “Bu en yüce aşamada betimleme kapasitemi kaybettim,” diye yazar. Yapıttaki Rönesans ruhu eserin içeriği kadar, İtalyanca yazılmış olmasından da kaynaklanır. Eski klasik yazarlarla rekabet edebilecek yerli yazın yaratma çabalarıyla O, Rönesans’ın bir öncüsü olmuştur.

Böylesine ciddi içerikli bir yapıta neden komedi denildiği merak edilebilir: Dante’nin zamanında tüm ciddi, öğretici yapıtlar Latince yazılmaktaydı. Latince dışındaki dillerde kaleme alınan yapıtlar önemsiz ve sıradan görülüyordu. Ayrıca “komedi” sözcüğü, klasik anlamında, düzenli bir evrene duyulan inancı yansıtan yapıtlara göndermede bulunuyordu. Buna göre evrendeki tüm olaylar mutlu ya da “eğlenceli” bir sona doğru yönelmekle kalmıyor, ama aynı zamanda, her şeyi sonul bir iyiye doğru düzenleyen bir kutsal istenç tarafından etkilenmiş olan bir son söz konusu oluyordu. Buna göre Dante için yapıtta cehennemden cennete doğru ilerleyiş, terimin paradigmatik ifadesini yansıtmaktaydı. Etik yönden bir ruhsal bulanıklıktan, sonunda Tanrının bir görülüşüne ulaşabilmek de söz konusu anlamla uyumludur.

Dante’nin siyasi görüşleri ise Monarchia isimli bir başka eserinde ortaya konur. Burada evrensel barışı oluşturabilmek için evrensel bir monarşinin zorunluluğuna değinmekte, bu bağlamda Katolik Kilisesinin üstlenebileceği rolün evrensel bir barış için yol göstericilik olduğunu söylemektedir. Bu görüşlerinden dolayı yapıt  Dante’nin ölümünden sonra dönemin Papası tarafından toplatılıp yakılmıştır. Dante bu eserde Thomas Aquinas’tan beri süregelen Papa mı, imparator mu tartışmasında imparatordan yana olmuş, Ortaçağ imparatorunun konumunu idealize etme yolunu tutmuş, Batı Roma imparatoru olan Alman kökenli bir yöneticiyi halen tüm insanlığın dünyevi yöneticisi olarak göstermiştir. Bu imparator tüm gücünü papadan değil Tanrıdan almıştı. Dante’nin yöneticinin gücünü papalıktan bağımsız ve onun üstünde düşünmesi Ortaçağ geleneksel ruhuna ters düşen bir yeniliktir. Bir diğer öncü İtalyan hümanisti ise hümanizmin babası olarak anılan Petrarca’dır (1304-1374). Dönemin büyük şairlerinden biri olarak Dante ve Boccaccio gibi modern İtalyan dilinin oluşumuna katkıda bulunmuştur. Ortaçağ için “Karanlık Çağlar” deyimini ilk kullanan kişi olduğu söylenir. Aynı zamanda bir akademisyen ve verimli bir mektup yazarıdır. En önemli yapıtları Canzoniere (fiarkılar), ve Trionfidir (Zaferler).

Bir başka önemli eseri olan Secretum’u (Benim Gizli Kitabım) olabildiğince kişisel, suçluluk duygusu içeren, Augustinus ile imgesel ilişki içinde olan bir diyalog şeklinde yazmıştır. De Vita Solitaria (Yalnız Yaşam Üzerine), yalnızlığı seçerek, derin düşünmeye adanmış bir yaşam biçimini över. Dış dünyaya ve doğaya büyük hayranlık duyan Petrarca, Avrupa’yı dolaşmış ve ilk turist unvanını almıştır. Akademisyenler, Dionigi’ye yazdığı mektupta bir doğa parçasının güzelliğini betimleyişinde estetik beğeninin modern bir tutumunun güçlü biçimde sergilendiğini belirtirlerse de onun bu modern tutumu onda bulunan Ortaçağ ruhunu asla tam olarak bastıramamıştır. Bir Augustinus hayranı olarak onun ruhun üstünlüğü fikrine inanmış, dışsal güzelliklerle sürekli vakit geçirmek yerine ruhun derinliklerine dalmaya yönelmiştir. Kendi beninden hareket etmek düşünmelerinin kaynağını oluşturmuştur. Ruhun dışında kalan hiçbir şey ondan daha büyük değildir çünkü dış dünyadaki hiçbir doğa güzelliği kendisinin ne olduğunu bilememekte, sadece ruh kendi kendisinin bilincinde olmaktadır. Bu esas üzere ruhun edimlerini, özellikle katı mantıksallığa karşıt olarak ruhun derinliklerindeki doğal duyguları, sevinç ve üzüntüleri betimleme yoluna gitmiştir. İnsanın kendisini geliştirebilmek için sessizliğe ve yalnızlığa gereksinimi olduğunu, yalnızlığın sanıldığı gibi olumsuz bir şey olmadığını, yaratıcılık ve üretkenlik için gerekli olduğunu savunmuştur. Ortaçağ tutumu olan içe dönüklük ile Rönesans tutumu olan dışa dönüklüğü harmanlayan bir düşünür olarak gerçek bir hümanist tutumu yansıtmaktadır. Felsefi görüşleri bakımından daha çok insanın etik yaşamı üzerinde durmuş, ideal bir yaşam biçiminin temel ilkelerini belirlemeye çalışmıştır. Bu açıdan kendisine Stoa felsefesini örnek almıştır. İnsan yaşamının sonul ereği olan mutluluk, ruhu dış etkilerden ve iç dürtülerden bağımsız kılmakla sağlanır. Ruhun özgürlük ve dirliği mutluluk demektir.

Bunun için dışsal kaygılardan ve isteklerden sıyrılarak, ruhun derinliklerine dalabilmek gerekir. Bu ise bir tür yalnızlığı seçmek demektir. Yalnız yaşam başkalarından kaçmak için değil salt böyle bir etik görev için gereklidir. Yalnız Yaşam Üzerine adlı yapıtında bu etik yaşam koşullarını enine boyuna irdelemiştir.

Rönesans dönemi hümanistlerinin bir diğeri olan İtalyan şair ve yazar Boccaccio (1313- 1371) Dante ve Petrarca’dan etkilenmiş, özellikle Petrarca ile sık sık buluşarak onun telkinleriyle Latince ve Grekçeye yönelmiştir. Özellikle Grekçeye büyük bir sevgiyle bağlanarak bu dili öğrenmiş, Homeros, Euripides ve Aristoteles’ten çeviriler yapmıştır. İlkçağ dinlerini değer olarak Hıristiyanlıkla bir tutması, böylece dinlerin göreli bir doğruluklarının bulunduğunu öne sürmesi Rönesans dönemine özgü yeni bir anlayışı yansıtır. Başlıca yapıtı dönemin günlük yaşamından çeşitli kesitleri öyküleştirdiği Decameron’dur. 1349 tarihli yapıtta yer alan profan nitelikli öyküler çok ilgi çekmiştir. Genealogia Deorum Gentilium Libri isimli bir başka yapıtı klasik mitoloji üzerine çalışanlar için dört yüzyıl boyunca temel başvuru kaynağı olmuştur. Bir hümanist olarak insan doğasını, insanın duyusal kapasitesini ve duygulanımlarını açık bir üslupla, tüm doğallığı içinde betimleme yoluna gitmiş, bu şekilde insan yaşamını kilise ve törelerin baskı ve sınırlamalarının ötesinde yalın bir gerçeklik olarak ele alma cesaretini göstermiştir. Bu üç erken Rönesans hümanistinin eski Grek ve Latin yapıtlarını keşfetmek için bu dillerde inceleme ve araştırma yapma sürecinde çok büyük katkıları ve etkileri olmuştur. Ayrıca yerel İtalyan dilinde eserler vermeleri İtalyan dilinin ve yazınının gelişmesinde de çok büyük bir başlangıç sağlamıştır. Bu üç büyük İtalyan düşünürün başlattığı rüzgar İtalya’nın on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda da Rönesansın beşiği olma özelliğini sürdürmesini sağlamıştır.

İleri ve Geç Dönem Hümanistler
Başlıca geç dönem hümanistlerden biri olan Mirandola (1463-1494) İtalya’da Modena yakınındaki Mirandola’da doğdu. Bologna’da hukuk, Ferrara’da felsefe eğitimi aldı ve öğrenimine o dönemde Aristotelesçiliğin merkezi olan Padua’da devam etti. Latince, Grekçe, İbranice ve Arapça öğrendi. 22 yaşında skolastik felsefe ve teolojinin Batıdaki en önemli merkezi olan Paris Üniversitesine gitti. Burada henüz 23 yaşındayken din, felsefe, doğa bilimi ve sihir üzerine bilinenlere karşıt olarak, 900 tez hazırladı ve tezleri Papalık tarafından Hıristiyanlığa aykırı bulunduğu için yasaklandı. Bu tezlere önsöz oluşturan De Hominis Dignitate (İnsanın Değeri Üzerine Kehanet) adlı yazısı felsefi yaklaşımını tanımak bakımından önemlidir. Rönesansın Manifestosu olarak anılan bu yazı Rönesans hümanizminin temel metinlerinden biridir. Bu eserde Pico, Yeni Platoncu bir anlayış içinde insanın bilgiye ulaşmak için sürekli araştırma yapmasının önemini vurgulamıştır. İnsan soyu varlığa gelince, Tanrı her şeyi kolayca görsün ve kolayca bilgi elde edebilsin diye onu evrenin merkezine koymuş, kendisini bildiği gibi gerçekleştirsin diye ona özgür düşünce vermiştir. Böylece insan rastgele bir varlık değil, kendi yerini kendisi yapan,

Tanrının bu dünyadaki benzeri olan bir varlıktır. Bir tür makrokosmos yanında mikrokosmosdur. Bu nedenle Tanrı katında değeri ve onuru en yüksek varlıktır. Görüldüğü gibi Mirandola, Ortaçağın temel nosyonunun dışına çıkamamış olmakla birlikte, bu fikirle uyumlu olarak insanın değerini ve onurunu ön plana çıkarmayı başararak Rönesans ruhuna uygun davranmıştır. Mirandola, bu 900 tezde Platonculuğu, Yeniplatonculuğu, Aristotelesçiliği, Hermetisizmi ve Kabala öğretisini bir araya getirmiş ve Rönesans eklektisizminin ideal bir örneği olmuştur. Bu tezlerden 72 tanesindeyse doğanın komple bir sistemini betimlemeye çalışmıştır. Evrensel uzlaşmadan yana olduğunu vurgulamakla birlikte tezlerinde Yeniplatonculuğun ağır bastığı görülür. Pico, bu tezlerinden birinde “sınırlı bir varlığa sahip olan bir ölümlünün günahı, sonsuz olarak belirlenmemeli, ama sadece süreli bir cezaya karşılık olmalıdır” demiştir. Ona göre “İnsansal görev şu üç aşamayı izleyen mistik bir görevdir: öncelikle zorunlu olan ahlaksal gelişim gerçekleştirilecektir; ardından ussal bilgilenmeyi başarmak gerekir ve nihayet mutlak gerçeklik ile özdeşleşme sağlanarak sonul yetkinlik yakalanmış olur.” Bu söylemde Yeniplatonculuk açıkça kendini ortaya koymaktadır. Bu mistik süreç resmi Hıristiyanlığın hoş göremeyeceği bir açıklama biçimidir. Bu ve buna benzer yaklaşımları yapıtının neden aforoz edildiğinin açık bir kanıtı olmaktadır. Pico bu ünlü yapıtında genelde Platon’un etkisinde olmuşsa da Aristotelesçi Marsilio Ficino’nun etkisiyle Aristoteles’e de derin bir saygı duymuştur. Pico’nun amacı Platoncu ve Aristotelesçi okulları uzlaştırmaktı. Çünkü bunların farklı terimlerle aynı kavramları ifade ettiklerine inanıyordu. Eğitimli bir kişinin ayrıca İbrani ve Talmudçu kaynakları, Hermetik kaynakları da bilmesi gerektiğine inanıyordu. Bunların Eski Ahitte görülen Tanrı kavramını farklı sözcüklerle sunduklarına inanıyordu. Kısa yaşamında en fazla etkilendiği kişilerden biri de şiddetli bir anti hümanist olan dominiken Girolamo Savonarola idi. Floransa’da Rönesansın hamisi olan Lorenzo de Medici’nin 1492’deki ölümünden sonra beliren politik istikrarsızlık, şiddetli bir Rönesans düşmanı olan Savonarola’nın güçlenmesine yol açtı. Bu kişi Medici ailesiyle çatıştığı için aile Floransa’yı terk etmek zorunda kaldı. Buna karşın Pico, Savonarola’nın sadık bir takipçisi oldu.

Keşiş olmaya karar verip tüm şiirlerini imha ettiyse de 1494’de 31 yaşındayken gizemli şekilde öldü. Savonarola ile yakın ilişkileri nedeniyle sekreteri tarafından zehirlendiği söylenir.

Bir diğer geç dönem hümanist düşünür olan Erasmus (1466-1536) Hollanda’nın Rotterdam kentinde doğmuş, İsviçre’nin Basel kentinde ölmüştür. Rönesansın en ünlü hümanistlerinden birisidir. “Hümanistlerin Prensi” unvanına sahiptir. Aynı zamanda bir Katolik rahibi ve teologdur. Tam bir akademisyen olarak yetişmiş, Grekçe ve Latinceyi küçük yaşlarda öğrenmiş, 1499’da İngiltere’de hümanist John Colet ve Thomas More ile tanışması entelektüel yaşamında dönüm noktası olmuştur. Yapıtları arasında, “Deliliğe Övgü,” bugün de okumaya devam edilen en ünlü yapıtıdır. Hıristiyan fiövalyenin El Kitabı, Çocukların Terbiye Edilmesi Üzerine, Julius Exclusus, Özgür İstenç Üzerine Deneme başlıca yapıtlarıdır. John Colet’in Grekçe bilmeden İncil üzerine vaazlar verdiğini görünce Grekçeyi öğrenip Yeni Ahit’in Latince çevirisini yapmıştır. Ayrıca pek çok klasik eserin basım işinin gerçekleşmesine önayak olmuş ve bu yolla hümanizmin gelişimine katkı sağlamıştır. Rönesans ruhuna yaptığı bir diğer önemli katkıysa, yazınsal anlatıda yeni bir biçem oluşturma yoluna gitmiş olmasıdır. Ona göre gerek felsefede gerek teolojide dilsel kesinlik, sözdizimsel doğruluk ve retorik parlaklık öncelikle ele alınmalı ve gerçekleştirilmeydi. Bu açıdan skolastik eğitim dilini ölü ve yavan buluyordu.

Ona göre büyük klasik yazarların düşünceleri İncillerle uyum içindeydi. Özellikle, Platon’un felsefesi ve İsa’nın öğretileri arasında büyük benzerlikler vardı. İsa’nın yalın öğretisi ile Papalığın dogmatik ve kibirli tutumu arasında derin bir uyuşmazlık bulunduğunu fark etmişti. Erasmus, ilk modern entelektüel nitelemesini de kilisenin ve siyasi yöneticilerin gölgesinde düşünen ve eyleyen toplumun zihinsel çerçevesini ve dünya görüşünü etkilemeye ve yenileştirmeye çalışması nedeniyle kazanmıştır. Deliliğe Övgü adlı ünlü kitabında ruhban sınıfının delilik denebilecek uygulamalarını, papalıktaki memuriyet düzenini, akla ve mantığa sığmaz skolastik uygulamaları eleştirmiştir. Günah çıkarma, üçleme, Tanrının İsa olarak insan kılığına girmesi, tözün dönüşümü gibi dinin temel dogmaları üzerine yapılan sonu gelmez tartışmaları gülünç bulmuş, manastırlardaki yaşamı, dinin özünden uzak olan garip ayrıntılar ve uygulamalar nedeniyle yadsımıştır. Erasmus’un bu konudaki temel eleştirisi dinin asıl doğasından uzaklaşıldığı, din insanlarının ipesapa gelmez ayrıntılar içinde yollarını kaybettikleri yolundadır. Bu nedenle skolastik eğitim programının tümüyle elden geçirilmesi ve yenileştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Erasmus’un rahiplerin deliliğine övgüsü gerçek anlamda ironik, yani alaycıdır. Ama bir başka deliliği ciddi anlamda övmektedir: Bu, imanın yalınlığı ile özdeşleştirilen deliliktir. O gerçek dinin bir kafa sorunu değil, yürek sorunu olduğunu hissetmiştir. Bu nedenle Erasmus, skolastik konuları hicvetmesine karşın dinin özüne ilişkin konularda gerçek bir kuşkucu değildi. Sadece kilise ile tartışmayı seviyordu: biricik isteği, kilisenin öğretilerini yeni hümanistik öğretimle uyumlu kılmaktı. Bu yüzden Katolik kilisesinin kendi içinde ciddi bir reforma gereksinimi olduğunu sürekli olarak vurgulama yoluna gitti. Bu eleştirel bakışa uygun olarak Erasmus, başlangıçta Martin Luther’in kiliseye karşı yönelttiği eleştirilerin temel noktalarını içtenlikle paylaşmıştır. Luther de Erasmus’un bilgisinin derinliğine ve genişliğine daima hayranlığını belirtmiştir. Onun Hıristiyanlığı akla uygun hale getirebilmek için yaptığı çalışmaları övmüş ve kısa süre içinde Lutherci partiye katılacağı umudunu dile getirmiştir. Ancak Erasmus yaşamının ereği olarak gördüğü katıksız bilgin olma girişimindeki lider durumunun tehlikeye gireceğini düşünerek, Luther’den uzak durmaya karar vermiştir; inancına göre, salt bağımsız bir bilim adamı dindeki reformu etkilemeyi umut edebilirdi. Luther, Erasmus’u ya amaç yokluğu ya da korkaklık nedeniyle sorumluluktan kaçmakla suçlamıştır. Oysa Erasmus, Hıristiyan öğretideki kökenden bir değişikliği uygun bulmuyordu; ona göre varolan formüller içinde kalarak yapılacak olan bir reform daha anlamlı ve değerli olabilirdi. Luther bir eylem adamı olarak davranırken, Erasmus bir düşünür, eleştirmen olarak kalmıştır. Hümanizmin ahlaksal ilerleme için büyük bir kapasiteye sahip olduğu şeklindeki Rönesans düşüncesine bağlılığını Özgür İstenç Üzerine Deneme başlıklı kitabında da dile getirmiştir. Burada eğitimin aptallığı ve cehaleti önünde sonunda ortadan kaldıracağına olan inancını vurguluyordu. Erasmus dar anlamda dini hümanist olarak nitelense de Rönesans hümanizminin tüm değerlerini savunan biri olarak katıksız bir hümanist olduğu söylenebilir. Bir diğer geç dönem hümanist, genelde Hıristiyancı hümanizmin temsilcisi olarak görülen Alman rahip ve teolog Luther’dir (1483-1546). Köylü bir Alman ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Hukuk okumuş ama bazı olaylar nedeniyle rahip olmayı seçmiştir. Hıristiyan dininin kökenden bir reforma gereksinimi olduğu düşüncesi, Luther’in devrimsel nitelikli girişiminde yaşama geçmiş, böylece, Hıristiyan dini içinde yeni bir mezhep ortaya çıkmıştır: Protestanlık. Protestanlığın Fransa’daki uzantısı Calvin’in öncülüğündeki Kalvencilik (Calvinism) olmuştur. Felsefi bakımdan Ockhamlı William’dan çok etkilenmiştir. Ockham bilgi konusunda sıkı biçimde empirik, bir anlamda kuşkucu bir görüş ortaya koymuştur. O, şunu öne sürer: “Bir şeyin varolduğunun bilinmesi olgusundan, bir başka şeyin varolduğu çıkarımlanamaz. Bazı şeylere, başka şeylerin neden olduğunu söylemek, doğal düzenin nedeninin Tanrı olduğunu söylemek için hiçbir kanıt oluşturmaz” Ockham bundan Tanrı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz sonucunu değil, desteksiz bir akıl Tanrıyı keşfedemez sonucunu çıkardı. fiu halde Tanrı bilgisi inayetin bir armağanıdır ve bir iman edimi tarafından garantiye alınabilir. Luther St.Augustinus’un yazılarında da bu görüşe etkili bir destek bularak, bu temel üzerinde teolojik yaklaşımını inşa etme yoluna gitti. Augustinus’un yazılarında imanın önemine ilişkin bir başka önemli destek daha buldu: İnsanın özünden günahkârlığına yol açan kötü hali onun cehaletinden ya da gelişmemiş aklından değil, istencinin zayıflığından gelmiştir; bundan dolayı bu kötü halin üstesinden akıl değil, iman gelebilir. Akıl için olanaksız olan bir şey imana uygun olabilir. Ona göre aklın taşıdığı güçlük, onun her şeyi kendi sınırlı perspektifine indirgeme eğiliminde olan sınırlı insanlığın bir yetisi olmasıdır. Bu özellikle, doğal aklın, doğayı ve Tanrı’nın kapasitelerini anlamak istediğinde doğrudur. Burada insan aklı Tanrının ne olduğunu ve ne yapabileceğini hesaplamaya kalkışınca, Tanrıyı sınırlama yönelimi gösterir. Böylece Luther Tanrıyı anlama yolunda ussal güçlüklere dikkat çekti ve Tanrıya giden yolda imanın zorunluluğuna yer verdi. Dinsel reform girişiminde akla karşı iman tezinden güç alarak savaşımını sürdürdü. Şu halde Hıristiyan yaşamın Lutherci versiyonu hem skolastik teolojinin Ortaçağ sistemine meydan okumak, hem de din adamlarının söylediklerini yaparak bireysel ve toplumsal yetkinliğin kazanılabileceği yolundaki iyimser görüşe prim vermemek anlamına geliyordu. Luther’e göre, doğruluk, özgürlük ve Hıristiyan yaşam için tek şey zorunludur; o da İsa’nın İncilidir. Bunun dışında kilisenin istediği ya da zorladığı öteki kalıplaşmış uygulamaların hiçbirinin değeri yoktur: Bu açıdan, özgürce Tanrıya yönelmek, salt Tanrı’ya iman ederek yaşamak yeterli olacaktır. İnsanın Katolik kilisesinin bir sürü dinsel törenleri yerine, kurtuluş yolunda öncelikle, kişinin kurtulacağına inanması ve bu inancını sürdürerek Tanrıya iman etmesi yeterli olacaktır. Bu görüşleriyle Luther, Tanrı ile kul arasında aracılık yapan din adamları sınıfını, bir başka deyişle kilise örgütünü etkisiz duruma getirmiş oluyordu. Politik düşünceleri de bu teolojik görüşlerine paralellik göstermiştir.

Luther’e göre, devlet yönetimi, Tanrı’nın takdiridir; bu nedenle devletin işlevleri barışın korunması amacına yönelik olarak düşünülebilir: İnsanın günahkâr doğasının sebep olduğu isyankârlığı, güçlü bir yöneticiyi zorunlu kılmıştır. Tanrı insanları doğaları gereği otoriteye tabi kılmıştır. Politik yaşamda imana karşılık gelen şey bundan dolayı yetkeye boyun eğme, yani itaat davranışıdır. Birey ne tür bir emir verilirse verilsin yöneticiye itaat eğmelidir: çünkü onun emirleri, barışın ve düzenin korunmasına yöneliktir. Yöneticinin gücü yetersiz ise, halkın merkezileşmesi anarşiye yol açabilir ve böylece dünya kaosa sürüklenebilir. Aslında bu dünyadaki yaşam en önemli olan şey değildir. Önemli olan, ruhun kurtuluşudur. Yani öbür dünyada esenliğe ve mutluluğa kavuşmaktır. Bir yönetici ne yaparsa yapsın ruha zarar veremez, sadece bedene ve mala zarar verebilir. Acı çekmek ruhu yıpratmaz, tersine onu geliştirir. Ama eğer bir yönetici bedene ve mala zarar verirse, elbette ona karşı koymalı ve onunla mücadele edilmelidir. Luther görüldüğü gibi, dünyevi yönetici ve onun yasalarını doğrulayabilmek için, politik görüşlerinde teolojik temele yer vermiştir. Bu açıdan St. Thomas ise şöyle bir saptama yapmış idi. “Bir yönetici eliyle yapılan pozitif bir yasa eğer doğal yasalara aykırı düşüyorsa, o zaman bu yasa yürürlükten kaldırılmalıdır. Çünkü ona itaat edilmesi gerekmez.” Burada doğal yasadan kasıt temellerinin Tanrıda olduğu düşünülen temel hak ve özgürlüklerdir. Görülüyor ki her iki düşünür de teolojik temellerden hareket etmekle birlikte, her birinin toplum düzeni bakımından inananlardan beklentileri çok farklı olmuştur. Bu dönemde ilk kez Machiavelli, hukuk yasalarını laik temellerden hareketle açıklama yolu tutmuştur.

Rönesans hümanizmi dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri de kuşkucu hümanizmin temsilcisi olarak kabul edilen Montaigne’dir (1533-1592). Fransa’nın Bordeaux kenti yakınlarındaki Montaigne şatosunda doğmuş, aynı yerde ölmüştür. O da tüm Rönesans hümanistleri gibi küçük yaşta Latince ve Grekçe öğrenmiştir. Hukuk eğitimi almış, Parlamentoda konsil olarak çalışmıştır. Asıl kalıcılığını başyapıtı kabul edilen Denemeler isimli eserde ortaya koyduğu hümanist düşüncelere borçludur. Bu yapıtla deneme türünü popüler hale getirmiş ve dünya edebiyatında saygın bir yer edinmiştir. Düşüncelerinin niteliği bakımından “modern kuşkuculuğun babası” olarak anılır. Descartes, Pascal, Rousseau, Nietzsche, Stefan Zweig, Asimov ve Shakespeare gibi birçok ismi etkilemiştir. Denemelerine şu ünlü kuşkucu soruyu sorarak başlar: “Ne biliyorum?” Bu sorunun ışığında kendi yargılama gücü aracılığıyla dünyayı sorgulamaya başlar. Bu arada ussal bilgi ile kişisel öykü anlatma arasındaki ustaca dengeyi iyi kurmuştur. Bu iki özellik onun modern okuyucuyla kolayca iletişim kurmasını sağlamıştır. Entelektüel gelişimi açısından Montaigne, ilk çağın ilk kuşkucu düşünürü olan Pyrrhon’dan ve Helenistik çağın büyük kuşkucusu Sextos Empeirikos’dan etkilenmiştir.

Antikitenin bu düşünürleri, ‘kuşkuculuk’ terimini modern anlamından farklı bir anlamda kullanıyorlardı. Bu terim Montaigne’in zamanında kuşkucu bir ruhsal durum içinde olmak biçiminde anlaşılıyordu; buna göre herhangi bir şeyin kesin biçimde bilinebileceğinden kuşku duymak, kuşkucu ruhsal durum içinde olmayı anlatır. Oysa Montaigne’e göre, İlkçağda kuşkuculuğun kurucusu Pyrrhon insanların neyi bilip neyi bilemeyeceği konusunda ya da neyin var olduğu neyin var olmadığı konusunda katı bir öğreti formüle etmemişti. Bu nedenle Montaigne, klasik kuşkucuların tutumunda günlük yaşamın özgürleştirilebilecek bir tarzı için bir reçete bulmuştur: Klasik kuşkuculuğun merkezi noktası, tümüyle örnek bir yaşam yaşamaya duyulan arzunun eşlik ettiği bir araştırmacı ruhsal durumda bulunmaktı. Bu, Montaigne’nin de birincil ilgisini oluşturmuştur. Özellikle ilgilendiği şey, sürekli yeni anlamlar keşfedebileceği ve aynı zamanda insan olarak sahip olduğu tüm güçleri kullanabileceği bir yaşam tarzı idi. Bu arada Montaigne kendisi de katı düşünceler ileri sürmemiş, istediği yaşama biçiminin, akla yatkın itirazlar doğurabilecek bazı öğretilere kendisini bağlarsa olanaklı olamayacağını düşünmüştür. Çünkü pek çok sorunun açık, net bir çözümü olmadığını hissetmiştir. Örneğ in Sokrates öncesi filozoşarı sürekli uğraştıran “nesnelerin gerçek doğası nedir?” sorusu gibi sorular yanıtsız kalmaya mahkûm gibi görünmektedirler. Montaigne, kuşkucuların bu açıklamalarında özgürleştirici bir güç bulunduğunu keşfetti. Buna göre hiç kimse herhangi bir öğretiye ilişkin kesin karar veremez ama sürekli bir araştırma tutumu içinde olduğunu söyleyebilir. Kesin ve değişmez doğruluğu yakaladığını öne süren tutumlar fanatizmi ve dogmatizmi ortaya koyar sadece. Montaigne dönemindeki ürkütücü fanatizm örneklerinden yakınmaktadır: Uzun süredir devam eden din savaşları, dini kovuşturma ve işkenceler bu fanatizmin açık örneğidir. Yine, dönemin toplumda genel davranışı, insaniyetsizlik ve ihanet noktasında belirginleşmektedir. Dehşet ve korku salmaya yönelik tüm bu davranış sapkınlıkları fanatizmin ürünüdür. Bu dönemde insan ruhunun iç barışının kaybolmuşluğu kendini toplumsal kargaşada yansıtmaktadır. Montaigne, yapıcı bir kuşkucu tutumun, zalimliğin bu tür patlamalarını önleyebileceğine içtenlikle inanmış olarak kuşkuculuğa sarılmıştır. Ona göre doğru kuşkucu tutumda insan enerjisi kontrol edilebilen konulara ve amaçlara yönlendirilebilir. Montaigne, bu açıdan evren ve onun kaderine ilişkin bilinmezliklerle uğraşmak yerine, insanların kendilerine en yakın konular üzerine düşünmek suretiyle kendi yaşam felsefeleriyle işe başlamalarını öğütlemiştir. Bunun için en iyi başlangıç noktasının ise kişinin kendi deneyimlerinden yola çıkmak olduğunu belirtir. Çünkü “her insan kendisinde bütün bir insanlık koşulunu taşımaktadır.” Bu açıdan şuna ikna olmuştur: Birisinin kendisine yararlı olduğu kanıtlanan her hangi bir şey bir başkası için de yararlı olarak görülebilir. Rönesans ruhuna uygun olarak Montaigne, teknik jargonun bulanı klık ve belirsizliğini yadsıyarak, insanların doğal ve normal eylemleri üzerine açık ve net bir söylem ortaya koymaya çalışmıştır. Oysa bu açıdan Ficino ve Hebraeus gibi Aristotelesçileri eleştirir: “Benim gündelik yapıp etmelerim Aristoteles tarafından ele alındığı zaman onların çoğunu anlayamıyorum” demekten kendini alamaz. Onlar akademisyene paye çıkarmak için ya çok süslenerek anlatılmakta, ya da üzerlerine perde çekilerek anlatılmaktadırlar. Oysa gereksinim duyulan şey, bu kişilerin doğayı yapay hale getirdikleri kadar sanatı da olabildiğince doğal hale getirmeleridir.

Montaigne için kuşkuculuk, ne tutum olarak bir kötümserlik, ne de davranış kuralı olarak bir reçete idi; tersine o, kuşkuculukta insan yaşamının tüm görünümleri için olumlayıcı bir tutumun kaynağını keşfedebilmişti. Ona göre en derin anlamında insan olmak tam anlamıyla bilinçli deneyimlere sahip olmak demekti. Yani bir kişi, karşısına çıkan almaşıkları bilinçli bir biçimde tartabiliyorsa ve bunun sonunda bir yargıya varma edimi aracılığıyla davranışını kontrol edebiliyorsa, şu halde tümüyle bilinçli deneyimlere sahip olabiliyor diyebiliriz; insan için yargılamak, bir yargıya ulaşabilmek çok önemli bir edimdir; bu yargı gücü insanı insan yapmaktadır. Ama önemli olan bilinçli bir karara varmak ve bir yargıda bulunabilmektir. Karar verme mekanizması insanın tüm yetilerinin tam bir ifadesine izin verir, buna duygulanımlar ve heyecanlar da dâhildir ve ruhumuz şu anki ya da rastlantısal ya da yabancı koşullar tarafından uyarılabilir ve ikaz edilebilir ve bunun sonucunda insan bir karar verebilir, bir hüküm verebilir ya da bir yargıda bulunabilir.

Montaigne klasik kuşkuculuğun merkezsel bir bakış açısına kendisini adapte etmiştir: “Dururum, gözden geçiririm ve sonra duyularımın sağladığı deneyimi ve toplumsal uygulamaları kendim için kılavuz edinirim,” demektedir. Duyular insanlara hem kendileri hem de gerçek haz ve fiziksel devamlılık kaynağı olan fiziksel dünya hakkında yeteri kadar güvenilir bilgi verir. Toplumsal uygulamalar ise hemen hemen onların nesnel doğruluklarını hesaba katmadan ve yine bizlere bir değer alanı sunarlar. Örneğin din ve yasalar dünyaya ilişkin pozitif olgulardır; bunları yadsımak demek, bir uçurumun kenarında duran birisinin hiçbir tehlike içinde olmadığını söylemesi ile hemen hemen aynı şeydir. Pratik hüküm bir kişinin yurttaşı bulunduğu ülkenin formel koşullarını ve düzenini kabul etmesini gerektirir. Yine pratik yargı, bir kişinin yaşamındaki uygun ve uygun olmayan sınırları ayırt etmesini sağlayabilir. Bu durum, Montaigne’in kuşkuculuğunun devrimsel eylemlere yol açan bir kuşkuculuk olmadığını gösterir. Kendisi de toplumsal değişimin birdenbire olmaması gerektiğine inanan muhafazakâr bir duruşa sergilemişti. Çünkü toplumların kendilerine doğru devinmek zorunda oldukları mutlak doğruluklar ve özel hedefler yoktur. Bu nedenle insanlara yaşamı olduğu gibi kabul etmelerinin, bir şeyi kesinlikle bilmenin ne denli güç olduğunu anlamalarının erdemlilik olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Rönesans hümanizmi onunla doruk noktasına ulaşmıştır.


Rönesans ve Yeniçağ Avrupasında Bilgi ve Tarih

Rönesans ve Yeniçağ Avrupasında Bilgi ve Tarih

4 Aralık 2015 Cuma

Rönesans’ın aralarında köprü kurduğu çağlardan biri Ortaçağ, diğeri de Yeniçağdır. Her iki çağda da kendine özgü bir değerler sistemine, bir dünya görüşüne ve bu dün ya görüşü ekseninde oluşturulmuş kurumlara rastlamak olanaklıdır.

Rönesans Felsefesine Giriş

Rönesans Felsefesine Giriş

1 Eylül 2015 Salı

Rönesans felsefesi bir geçit döneminin, yani Avrupa uygarlığının yaklaşık bin yıl süren Ortaçağı ile Yeniçağ arasındaki dönemin felsefesidir. Tarihsel olarak 1400 ile 1600 yılları arasında kalan dönemi ifade eder.

Rönesansın Tarihsel ve Sosyal Kaynakları

Rönesansın Tarihsel ve Sosyal Kaynakları

26 Eylül 2015 Cumartesi

Rönesans’ın ve dolayısıyla Rönesans felsefesinin doğuşu ve gelişiminde söz konusu içsel faktöre ek olarak birtakım dışsal faktörler de önemli bir rol oynamıştır. Bu sosyal ve tarihsel faktörler arasında, en azından Batılı felsefe tarihçileri tarafından, ilk sıraya İstanbul’un 1453 yılında Türkler tarafından fethedilmesi yerleştirilir.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi