Image

İslam Medeniyetinde Felsefe Algısı

Evren tasavvuru, din ve felsefe ilişkilerinin İslam düşüncesinde nasıl seyrettiği konusunda felsefe anlayışları ve felsefe tartışmaları yeterli ipuçları vermektedir. Felsefenin oluşma şartları ve felsefenin kaynağı, İslam Medeniyeti düşünürlerinin nasıl bir felsefe anlayışına sahip olacaklarını belirlemiştir. Felsefenin İslam medeniyetinde meşrulaştırılmanın yollarından biri, felsefenin (hikmet) İdris Peygamber tarafından kurulduğunun kabul edilmesidir. 

Kur’an’da (Meryem, 65-67), doğruluğu nedeniyle yüksek bir mevkie getirildiği bildirilen İdris Peygamber, hikmetin kurucusu olarak benimsenmiştir. Bu kabule dayanarak El Kindi ve Farabî gibi filozoflar, hikmetin felsefenin ilkin Irakta yaşayan Keldaniler arasında ortaya çıktığını, sonra Mısır’a götürüldüğü, oradan da Yunanistan’a geçtiği, Yunanlılardan da Süryanilerin aldığı ve sonunda Araplara vardığını kabul ederler. Bu tarihsel süreç felsefenin (hikmet), bir bakıma evine döndüğünü gösterdiğinden, felsefeyi yabancı bir unsur olarak değil, kendi özgün ürünü olarak görme eğilimini oluşturmuştur. Felsefenin, hikmet olarak İdris Peygamber’e bağlanması, felsefe ile din arasında bir çelişkinin olmadığına inandıklarını da göstermektedir. 

Yunanlılar tarafından yapılan ve hikmet anlayışıyla örtüşen bazı felsefe tanımları, İslam düşünürleri tarafından benimsenmiştir. Söz konusu tanımlardan bazıları şunlardır: Felsefe, mevcut olmaları itibarıyla mevcut olan her şeyin bilgisidir. “Felsefe, ilahi ve insani olan şeylerin bilgisidir. Felsefe, ölüme sığınmaktır, yani ölümü sevmektir. Felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde Tanrı’ya benzemesidir. Felsefe, sanatların sanatı, ilimlerin ilimidir. Felsefe, hikmetin tercih edilmesidir. İlk İslam filozofu kabul edilen Kindi’ye göre felsefe, insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmesidir. Çünkü, filozofun bilgideki amacı gerçeğin bilgisini yakalamak, davranışının amacı ise sürekli fiile değil, gerçeğe göre davranmaktır. Gerçeğe ulaşınca o yöndeki fiilimiz sona erer. İbni Sina, Mantığa Giriş adlı kitabında, felsefenin amacının, insanın bilme gücü ölçüsünce bütün şeylerin hakikatlerine vakıf olması şeklinde tanımlamıştır. Ona göre var olan şeyler, varlığı insanın seçimine ve eylemine bağlı olmayan ile varlığı insanın seçimine ve eylemine bağlı olan olarak ikiye ayrılmaktadır. İlk kısımdaki şeylerin bilgisine teorik felsefe, ikinci kısımdaki şeylerin bilgisine pratik felsefe denir. Teorik felsefenin amacı, yalnız bilmek amacıyla nefsi yetkinleştirmektir. Pratik felsefenin amacı yalnızca bilmek suretiyle değil, aksine yapılacak şeyleri bilmek ve yapmak suretiyle nefsi yetkinleştirmektir. Pratik felsefenin amacı ise bir amel hakkındaki düşünceyi bilmektir. Nasirüd din Tusî’ye göre pratik felsefe, insan türünün iradi davranış ve fiillerindeki faydaların, kişinin yönelmiş olduğu yetkinlik derecesine ulaşmayı gerekli kılıp dünya ve ahiret hayatının hallerini düzenlemeye götürecek bir açıdan bilinmesidir.

İlk İslam filozoflarının felsefenin kökenine ve tanımlarına ilişkin bu kabulleri, yeni yaklaşım tarzını kendi evren tasavvuru içine yerleştirmelerini kolaylaştırmıştır. Ayrıca felsefe (hikmet) tanımları, onların soruna nasıl bir yaklaşım içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Hikmet, işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapmak; manaları idrak etmek; en değerli varlıklar hakkındaki en üstün bilgiye ulaşmak; insanın gücü ölçüsünde nesnelerin mahiyetini ve hakikatini bilmek; anlamlarında kullanılmıştır. Terime yüklenilen anlamlar, terimin felsefe yerine kullanıldığını göstermektedir. Hikmetin bir boyutu, nebeviliği içerdiğinden dinle ilişkileri daha sıkı olmuştur. Felsefenin genel geçer bilgilere ulaşma çabası, evrensellik iddiası, hakikatin kökende olduğu düşüncesiyle kökendeki ilke ya da ilkeleri keşfetme çabası gibi temel nitelikleri, onu, İslam’ın Tanrı tarafından bildirildiğine inanılan bilgi anlayışına yaklaştırmıştır.
İslam düşüncesinde önemli bir yere sahip olmakla birlikte, felsefe, genellikle zan altında tutulmuştur. Bunun çeşitli nedenleri bilinmektedir.Söz konusu nedenleri de göz önünde bulundurarak, asıl sorunun felsefenin yapısından kaynaklandığı gerçeğiyle yüzleşmek gerekmektedir. Ayrıca, felsefeyi üreten Eskiçağ Yunan toplumunun yapısı ile, Müslüman toplumların yapısı arasındaki çok büyük farklılıklar da felsefeye karşı tutumun oluşmasında etkili olmuştur. Felsefenin yapısı ile Yunan ve İslam toplumlarının farklılıklarından hareketle İslam medeniyetinde felsefenin zan altında tutulmasının çeşitli nedenleri sıralanabilir: 

Felsefenin kurucusu olan Yunan toplumundan kaynaklanan sorunlar
Eski çağ Yunan toplumu, çok tanrılı bir yapıya sahiptir. Çok tanrılık inancı çerçevesinde oluşan evren tasavvuru, MÖ. 6.yüzyıldan itibaren çok çeşitli tartışmalara neden olmuştur. MÖ. 5. yüzyılda Sofistler ile trajedi yazarları tarafından sorgulanarak etkisizleştirilen değer dizilerinin yetersizlikleri, yeni arayışları başlatmıştır. Toplumu değer bunalımlarından kurtarmak ve yeni bir evren tasavvuru oluşturmak için çeşitli düşünürler çaba göstermişlerdir. Sokrates, Platon ve Aristoteles’in kaygıları,Yunan toplumunu özellikle de Atina’yı değer bunalımlarından çıkarmak olmuştur.

Bu amaçla, toplumun evren tasavvurunu oluşturan temel değerlerini, felsefe aracılığıyla yeniden tanımlamak ve kurmak istemişlerdir. Adı geçen düşünürler, varlık,insan, bilgi, yöntem, ahlak, devlet gibi konuları, mantıksal tutarlılığa dayanan bir model çerçevesinde, teorik olarak yeniden temellendirmişlerdir. Bu modelde öne çıkan önemli unsurlardan biri, çok tanrıcılıktan uzaklaşarak yetkin bir varlığın, hem evreni hem de insanı ve dolayısıyla kültürel dünyayı düzenleyip koruduğu sonucuna ulaşmalarıdır. Böylelikle evren tasavvurunu yetkin gücün belirlediğini temellendirmeye çalışmışlardır. Yunan düşüncesinde,yaratıcılık anlayışı olmadığından, varlık, ezeli ve ebedi olarak kabul edilmiştir. Kabile esaslı şehir devleti şeklinde yönetilen Yunanlılar sınıflı bir toplumdur. Şehir devleti, kendi kendine yeterli, topraklarını genişletmek şeklinde değil, koloniler şeklinde yayılan, sürekli birbirlerini yağmaladıklarından aralarında savaşın hiç eksik olmadığı siyasi yapılanmadır. Atina’da olduğu gibi aristokrasi, tiranlık, krallık,demokrasi gibi siyasal sistemlerin yarattığı sorunlar, Atina’daki iç savaşların başlıca nedenleri arasındadırlar. Sınıf ve kölecilik esaslı bir toplumda oluşan insan anlayışı, hukuk açısından eşitsizliğin de kaynağı olarak öne çıkmıştır. Sınıflı yapı, siyasal sistem tartışmalarını canlı tutmuştur. 

İslam Ümmetinin Yunanlılardan Farkı
İslam inancı çerçevesinde oluşan evren tasavvuru ve toplumsal yapı, Yunan evren tasavvuru ile toplumsal yapısından kökten farklıdır. İslam evren tasavvuru, mutlak yaratıcı bir Tanrı tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla hem evren hem de insan ve onun eylemleri, Tanrı tarafından biçimlendirilmiştir. İslam, ilkeleri doğrultusunda, eskiden gelen tüm değer dizilerini ya kökten değiştirmiş ya da yeniden tanımlayarak benimsemiştir. Yunan dünyasında çok tanrılılıktan kaynaklanan sorunların hiçbiri İslam dünyasında görülmemektedir. İslam’da insan, Tanrı tarafından yaratılmış ve belli ödevler yüklenerek sınırlı bir zaman için bu dünyaya gönderilmiştir. Bu anlamda insanlık fikri, bütün insanların aynı atadan türediği belirtilerek açık seçik bir şekilde ortaya konmuştur. Bu dünyadaki yaşama tarzının ilkeleri de sıkı bir şekilde belirlenmiş ve ölüm sonrasında da eylemlerinden sorumlu tutularak yargılanacağı belirtilmiştir. İnsanların ilkece doğuştan eşit oldukları, insanlar arasındaki esas farkın takvadan kaynaklandığına inanılmıştır. İktisadi, siyasi ve soy farklılıklarını reddetmek, köleliğin olumsuzlanması, teorik açıdan eşitlik temeline dayalı sınıfsız bir toplum oluşturmayı amacı gütmüşlerdir. Devlet, Müslümanların varoluşlarını güvenceye almak, İslamî değerleri yaymak ödevleri çerçevesinde, imparatorluk şeklinde teşkilatlanmıştır. Siyasi sistem tartışmaları yapılmamış, belli bir hukuk çerçevesinde en iyi nasıl yöneltilir soruları üzerinde durulmuştur. Devletin imparatorluk olması, farklı kavimleri, inanç dizilerini, etnik yapıları içinde barındırmasına neden olmuştur. İki medeniyet arasındaki köklü farklılıklar, Yunan medeniyetini temsil eden felsefenin içselleştirilmesini zorlaştıran unsurlardan biri olmuştur. 

Felsefeye yüklenen anlam ile felsefenin yapısı arasındaki uyumsuzluk. 
Felsefe, Yunan medeniyetinin teorik sorunlarını çözmek için geliştirilmiş bir yöntem olarak ortaya çıkmıştır. Medeniyetlerin farklı yapılarından dolayı, Yunan düşüncesi, toplumsal şartları da göz önüne alınarak, tarihsel gelişim içinde İslam dünyasına aktarılamamıştır. Bunun başlıca nedenleri arasında, Yunan tarihi ve toplumu hakkında yeterli bilginin olmaması yanında, Rosenthal’in belirttiği gibi, Yunan ve Arap terimlerinin dağlar kadar birbirinden farklı şeylere işaret etmesidir. Izitsu’nun benzer bir görüşü vardır. Aktarılan kavramlar şeffaflıklarını kaybeder yarı şeffaf olurlar ve bu nedenle de istenilen sonuçlar elde edilmez. Bu temel gerekçeler göz önünde bulundurulduğunda, Yunan felsefesi İslam dünyasında istenilen sonuçları veremezdi. Başka bir deyişle  fıkıh, kelam gibi çok yaygın ve makbul disiplin haline gelemezdi. Ayıca, her sorunun cevabının İslam’da olduğu inancı hakimken, eski çağın pagan inancına sahip gayrimüslimler nasıl olur da Müslümanların bilmediklerini bilebilirlerdi, türünden yaklaşımlar da söz konusu olmuştur. 

Yunanlılar tarafından bilgelik sevgisi olarak tanımlanan felsefe, dönüşme halinde olan Yunan (özellikle Atina) değer dizilerini tanımlayarak, evren tasavvurunu yeniden kurmanın aracı olarak kullanıldığı söylenebilir. Böylelikle genel olarak dinin yapmış olduğu evren tasavvuru oluşturma işini, felsefe üstlenmeyi denemiştir. Üstlendiği görevi yerine getirirken izlemesi gereken yol (yöntem), felsefenin en önemli özeliğidir. Felsefenin yöntemi, şüphe, eleştiri, tanımlama, tutarlılık, Sınıflama, ilkelere varma ve genelleştirme gibi özelliklere sahiptir. Felsefî yöntem çerçevesinde ele alınan herhangi bir düşünce, kendisine yöneltilen sorulara cevap veremiyorsa, açıklamalarda çelişkiler varsa, tanımlarla çıkarımlar arasında tutarsızlıklar oluşmuşsa, yetersiz bulunmaktadır. Ancak felsefe dahil her türden düşüncede, tutarsızlıklar, yanlışlıklar, eksiklikler görülmekle birlikte, yeni bir felsefe yapabilmenin şartı, temel konulara ilişkin açıklamalarda, şüpheli noktalar bulmak, hakim düşüncenin cevaplayamayacağı zorlukta sorular ortaya koymak, tutarsızlıkları ve eksiklikleri göstermektir.

Hakim ya da rakip düşünceyi sıkıştıran sorulara cevap veren, yine aynı düşüncenin eksikliklerini ve yanlışlıklarını gideren yeni bir düşünce sistemi ortaya koymak da, felsefenin yöntemi gereğidir. Ortaya çıkan düşünceler sürekli şüphe ve eleştiri altında olduklarında toplum tarafından benimsenip evren tasavvuruna dönüşememiştir.Felsefenin hakikati kavramaya yönelik bir çalışma olduğu, genellikle kabul edilmiştir. Hakikatten kasıt, Tanrı, varlık ve insanın sahip oldukları öznitelikleri kavramaktır. Bu felsefe anlayışı önemli soruna neden olmaktadır: Dinin ortaya koyduğu hakikat iddialarının yeterli olmadığı, hakikate felsefeyle de varılabileceği, dolayısıyla evren tasavvurunun felsefeyle kurulacağıdır. Filozofların din temelli evren tasavvurunun yerine felsefe temelli bir evren tasavvurunu geçirme çabaları olduğu söylenebilir. Evren tasavvurunun temel sorunları olan Tanrı, varlık ve insan konularında, filozofların dinî inancın dışına çıkmaları, bunun en açık göstergesidir. Bu yaklaşım tarzı felsefi hayatı meşru temellere oturtmak için kullanılmıştır. Evrensel hakikati anlama çabası ve rasyonel gözlem, nefsin arınması idealine yöneliktir. Tanrı’ya hürmetin ve O’na ibadetin en hakiki yolu, felsefi arayıştır. Hatta El Kindi, peygamberlere vahy edilen gerçeklerin, metafizik bilgiler olduklarını ileri sürerek felsefe ile vahiy arasında çatışmanın olmadığını belirtmiştir. Ona göre felsefe, öyle bir yolda gelişebilir ki hem kendi doğasına uygun düşer, hem de vahiyle çatışmaz. Sudur anlayışına, “yoktan yaratma” inancını ekleyerek, yaratma sorunun felsefe bağlamında ele almış ve böylelikle felsefe ile din arasındaki ortaklıkları artırmaya çalışmıştır. Filozoflar kendilerini iyi Müslümanlar olarak kabul etmelerine rağmen, şer’i ulemanın anlayışına bilinçli olarak ters düşmüşler ve debdebeli ve despotik saray hayatını da küçümsemişlerdir.

Diğer yandan felsefedeki şüphe ile dindeki iman, bir araya gelmez iki karşıt değeri temsil ettiklerinden, evren tasavvuru oluşturan iki düşünce biçimini birbirlerinden uzaklaştırmışlardır. Din hakikate sahip olduğuna ve kendisine iman edilmesini beklemektedir. Felsefe ise hakikati keşfetme çabasında olduğundan, önüne çıkan her şeyden şüphe etmektedir. Bununla birlikte, felsefe doğası gereği, şüpheyi içerdiğinden, hiçbir zaman bir felsefe öğretisine iman edilemeyeceği gerçeğini benimsemek durumundadır. Felsefeye iman edildiğinde, o öğreti felsefe olmaktan çıkar. Din açısından da felsefenin sahip olduğu özellikler, kabul edilebilir gözükmemektedirler. İman edilen şeyden şüphe edilmesini, hiç bir din kabul etmemiştir.

Örneğin Maturidi (öl. 944), niçin sorusunun hikmetten yoksun olduğunu bildirerek felsefe sorularını etkisizleştirme yoluna gitmiştir. Felsefenin yöntem olarak kullanılması, mantık bağlamında gerçekleşmiştir. Başlangıçta mantık, dinsizliğin araçlarından biri olarak görülürken, sonraları, ilimlerin her birinde mantık temel disiplin olarak kullanılmaya başlanmıştır. İnanç değerleri çerçevesinde şüpheyi dışarıda bırakırken, Hadisler derlenip düzenlenmesinde şüphe sonuna kadar kullanılmıştır. Hadis ilmi, teknik açıdan şüpheci, eleştirel bir tutumu açıkça teşvik etmiştir. Eleştirel ve şüpheci yaklaşım,tarih yazıcılığı ve yöntemi gibi diğer alanlara da sıçramıştır. Bütün bunlara rağmen,bir epistemolojik araç anlamında ve dahası bir hayat tarzı olarak şüphe, İslam’dan dışlanmaya çalışılmıştır.

İslam dünyası felsefeyle tanıştığında, genişleme nedeniyle ortaya çıkan toplumsal dinamiklerin yarattığı bunalımlar ve siyasi sorunlarla uğraşıyordu. Toplumsal dinamiklerin düzenlenip belli değerler çerçevesinde yönlendirilmeleri, İslam Medeniyeti’nin önünü açmıştır. Medeniyetin değer ve kurumlarının işlevlerini düzenli bir şekilde yerlerine getirmeleri, felsefe tartışmalarının azalmasına neden olmuştur.

Felsefenin Reddedilmesi ve Gerekçeleri:
Filozofların felsefe temelli evren tasavvuru kurma kaygıları, yükselişte olan bir değerler dizisini yenecek durumda değildi. Filozofların mantıksal olarak kurmaya çalıştıkları evren tasavvurunda benimsedikleri bir takım kabuller, onların dinden çıkmış olduklarına hükmetmek için gerekçe olarak kullanılmışlardır. Meşşailer olarak bilinen okul metafizikle ilgili üç önemli konuda kelamcılardan çok farklı sonuçlara varmışlardır: 1 Madde öncesizdir (ezelidir). Tanrı, evrenin yaratıcısı değildir. Yaratıcı deyimi mecazi bir deyimdir. Evrenin ilk nedeni olması evrenin kendisinden zorunlu olarak sudur etmesi bakımındandır. Madde ile Tanrı arasındaki bağıntı, neden etki arasındaki bağıntı gibidir. Etki, nedenden zaman bakımından geri değildir. 2 Tanrı’nın bilgi (ilim) ve inayeti tümellere (külli) yani evrenin tümel yasalarına ilişkindir. Yoksa tikellere ilişmez. Tanrı’nın bilgisi akletmek yoluyladır; duyular yoluyla değildir. 3 Ruh, her türlü yetkinliği kabul edebilir, düşünce ve eylem güçleri yetkinleşince Tanrı’ya benzer. Ruh için ancak akli bir tat yada acı vardır Bu nedenle cisimsel bir yeniden diriliş yoktur.
Bu farklılıklar felsefenin kendine özgü yapısından kaynaklanmaktadır. Gazalî, Meşai filozoflarının ortaya koyduğu görüşleri hem mantıksal tutarlılık, hem de dinle ilişkileri açısından sorgulamıştır. Sorgulamalar, üç başlık altında toplanır: Tanrı’nın özellikleri, kainatın varoluş şekli ve insan. Bu üç konu evren tasavvurunun zeminini oluşturmaktadır. Bu konuları açıklayan dini tutumla ters düşün felsefi yaklaşımı, Gazali, Filozofların Tutarsızlığı adlı kitabında şiddetli bir şekilde eleştirilmiştir. Adı geçen kitabın sonunda filozofların üç konuda küfür işlediklerini bildirmiştir:  1 Alemin kadim olma meselesi ve bütün cevherlerin kadim olduğuna dair görüşleri. 2 Yüce Allah’ın cüzileri bilmediğine ilişkin iddiaları. 3 Bedenlerin diriltip hasredileceklerini inkar etmeleri. Bu düşüncelerin hiç biri İslam’la bağdaşmaz. Bu görüşlere inanan kişiler, peygamberlerin yalan söylediklerini kabul etmiş olurlar ve dinden çıkmışlardır. Gazalî’nin yargısı çok ağır olmuştur. Gazalî’nin temel kaygısı, filozoflar tarafından ileri sürülen öğretilenin akıl vasıtasıyla ispat edilemeyeceğini göstermektir. Ona göre tek başına akıl, dünyanın bir yaratıcıya sahip olduğunu, iki Tanrı’nın varlığının mümkün olmadığını, Tanrı’nın bir cisim olmadığını, Tanrı’nın hem başkalarını hem de kendi zatını bildiğini ve ruhun kendi başına kaim bir varlık olduğunu ispat edemez. Aklın belli sınırlarının olduğu gerçeğinden hareketle, felsefenin yetersizliğini göstermeye çalışmıştır. 
Filozofların evrene ilişkin tutumlarını inceleyen İbni Haldun’a göre, bazı düşünürler, tüm varlığı, ister duyumlara konu olan maddi kısmı olsun isterse manevi varlık alanı olsun zatları ve ahvali, sebepleri ve sonuçlarıyla birlikte zihinsel çabayla ve akli kıyasla kavranabileceğini iddia etmişlerdir. İmana ilişkin ilkelerin doğrulukları, nakille değil, nazar ve akıl yoluyla tespit edilir. Dolayısıyla nakle başvurmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü iman ilkeleri, akli idraklerin bir bölümünü teşkil ederler. Böyle düşünenler filozof olarak adlandırılırlar. Filozofların görüşleri her yönüyle batıldır diyen İbni Haldun, felsefeye yöneltilen eleştirileri şöyle sıralamıştır: 
1 Varlıkla ilgili ileri sürdükleri deliller eksik ve yetersizdir. 2 Fizikle ilgili bilgilerin tanım ve çıkarımlarla elde ettikleri veriler, fizik dünyayla tam örtüşmemektedir. Tümel önermelerden elde edilen verilerin, şahsi özellikleri olan şerle uyması her zaman mümkün değildir. 3 Duyumlar ötesindeki varlığı konu alan metafizik, duyum ötesinde yer alan ruhani varlıkları kavranması güçtür. Bunlara ulaşma da, haklarında delil ortaya koymak da imkansızdır deliller sıralayan İbni Haldun, felsefenin olumsuz değerlendirilmesinin nedenlerinden bazılarına işaret etmiştir. Sıralanan bu unsurların da gösterdiği gibi, felsefeye karşı olumsuz tutumun önemli nedenleri arasında, filozofların sorunların çözümünde kullandıkları yöntemin de önemli bir payı vardır. 

Nakilci çizgiyi izleyenler, filozofları hep yabancı görmüşlerdir. Örneğin İbni Sina hem İslam hem de Yunan düşünce dünyalarının insanı olmakla birlikte, son kertede kendini Yunan düşüncesine daha yakın bulur ya da ona teslim olur. Aristoteles öylesine yüceltilmiştir ki “Peygamber’in Aristoteles tarafından gölgelendiği” kaygısı belirmiştir. Ayrıca filozofların şeriatı felsefeden daha aşağı görmeleri , toplumda filozof ve felsefeye karşı olumsuz tutumun kökleşmesini sağlamıştır. Farabî’nin, insan öldükten sonra nefsin ortadan kalkacağını söylemesi ve ahiretin, cennet ile cehennemin olmadığı düşüncesi, halkın felsefecilere bakışının olumsuz olmasının bir başka nedeni olarak görülebilir. 
Felsefenin olumsuzlanmasında önde gelen isimlerden biri olan Gazalî’ye göre,felsefe, hakikate varma yollarından biridir. Gazalî, İslam akidelerinden hareketle düşünce üreten ve hakikate varmaya çalışanları dört sınıfta toplamıştır: 1 Rey ve istidlal sahibi olduklarını iddia eden kelamcılar. 2 Hakikatleri “imamı masumdan” öğrendiklerini söyleyen Batiniye fırkası. 3 Mantık ve burhandan hareket eden filozoflar. 4 Tanrı’nın huzurunda bulunduklarını iddia eden mutasavvıflar.
Ona göre bu gurupların dışında hakikati aramak umutsuz bir uğraştır. Bunların dışında kalan çalışma alanları taklit esasına dayanır ve taklitle hakikate varmanın imkanı yoktur.

Felsefeye ilişkin bütün olumsuz yargılara rağmen, felsefe İslam düşüncesinin temel unsurlarından biri olmuştur. Özellikle kelam ilminin oluşması ve onun ele aldığı sorunlar, büyük ölçüde felsefe temelli eleştiriler doğrultusunda gerçekleşmiştir. Din anlayışında, fıkıhta, devlette, ahlak ve tasavvuf gibi konularda felsefenin etkilerini görmek mümkündür. Bir bakıma felsefe olumsuzluk açısından etkileyen güç olarak, sürekli düşünürlerin önünde olmuştur. Yukarıda sıralanan gerekçeler göz önüne alındığında, felsefenin o dönemin İslam toplumları içinde olduğundan daha fazla bir önem kazanması mümkün gözükmemektedir. Öncelikle, kelam ve fıkhın gelişmesi, teorik sorunların çözümü ve yorumu için güvenilir bir yapı oluşturmuşlardır. Bunun yanında, dinin değerler açısından yarattığı dinamik güç, siyasi iradenin sağladığı iktisadi güçle birlikte toplumu, sorunlarını çözen bir yapı haline getirmiştir. Sorunlarını çözebilme başarısı gösteren bir toplumun, başka toplum ve dönemlerle karşılaştırarak bazı konularda geri kaldığını ya da gelişmediğini söylemek yöntem açısından anlamsızdır.
 


Türkiye'de Felsefe Bölümünün Üç Dönemi - Reform Öncesi Dönem

Türkiye'de Felsefe Bölümünün Üç Dönemi - Reform Öncesi Dönem

Monday, January 9, 2017

Felsefe Bölümü’nün kurulup gelişmesinde ve özelliklerinin oluşmasında Bölüm’de ders veren hocalar belirleyici olmuştur. Başka bir deyişle hocaların felsefe anlayışları Bölüm’de öğretilmek istenen felsefe anlayışını da biçimlendirmiştir.

Türkiye'de İlk Kurulan Felsefe Bölümleri

Türkiye'de İlk Kurulan Felsefe Bölümleri

Saturday, June 10, 2017

İÜ. Felsefe Bölümü’nü takip eden dört bölümü kuruluş sırasına göre kısaca tanıtmak gerekir.

Türkiye'de Felsefe Bölümünün Üç Dönemi - Yabancı Hocalar Dönemi

Türkiye'de Felsefe Bölümünün Üç Dönemi - Yabancı Hocalar Dönemi

Monday, March 13, 2017

1933 Üniversite Reformu, Felsefe Bölümü’nü de büyük ölçüde dönüştürmüştür. Bölüm’ün yapılandırılması için bilim felsefecisi Hans Reichenbach getirilmiştir. Macit Gökberk’in belirttiğine göre Felsefe Bölümü 1950 yılına kadar yabancıların kontrolünde kalmıştır.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

Thursday, May 4, 2017

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

Thursday, May 4, 2017

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

Friday, March 3, 2017

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

Monday, November 23, 2015