Image

Kişisel Özdeşlik Sorunu: Ben Kimim?

“Ben kimim?” sorusu hem felsefe, hem de psikoloji literatüründe önemli yer tutan sorunsallardan birisidir. Bu soruya felsefi açıdan bakış, kişinin kendiliğinin (self), zaman içinde aynı kalıp kalmadığı ve kendimize özgü duygu, inanç, imge vb. düşünsel ve ruhsal durumlarımızda meydana gelen, çoğu kere kalıcı, ani değişimlere rağmen kendiliğimizin bütünlüğünü, aynı ben olarak sürekliliğini sağlayan bir kriterin olup olmadığı, varsa ne olduğu soruları üzerine yoğunlaşır.

Kişi Kavramı ve Kendilik İlişkisi

Kişisel özdeşlik sorunu “ben kimim?” sorusunun felsefi literatürde ele alınış şeklidir. Kişisel özdeşlik problemi, aynı kendiliğin, zaman içindeki sürekliliğini sağlayan yeterli ve gerekli koşulların belirlenmesinden ibarettir. Psikoloji literatüründe, kendilik (self) ve kişi (person) kavramları, kimi düşünür ve araştırmacılar tarafından birbirinin yerine kullanılabilecek eş anlamlı kavramlar olarak ele alınmaktadır. Ancak felsefi bakış açısından kendilik ve kişi kavramları birbirinden farklıdır. White’ın (1991) tanımına dayanarak kişi (person), bedensel olarak ayırt ettiğimiz sosyal kişiyi tanımlar. Aynı zamanda; inançlar, arzular gibi yönelimseldir, ağrı hissetmek gibi nitelikseldir. Burada zihinsel durumların tamamının öznesi durumunda olan bireydir. Kendilikse (self) bütün kişisel yaşantıların, ilk elden, aracısız olarak içsel bir bütünlük içererek öznenin kendisine ait yaşantılar olarak, yansıtıldığı şekliyle bireyi temsil eder. Kendilik, dıştan gözlenen ve bilinen bireyi değil, içsel olarak bütün yaşantıların bir bütünlük ve birlik içinde bir araya geldiği, kendisine atfedildiği şekliyle kişiyi temsil eder.

Kişi ve kendilik kavramları birbiriyle çok yakından ilişkili olduğu için, kişi olmayı belirleyen koşulların ne olduğuna bakmalıyız. Kişi olmayı belirleyen en temel koşulun zihinsel bir varlık olmak olduğu akla yakındır. Bir kişi her şeyden önce bir zihne sahiptir. Bir zihin her zaman bilinçli olmak zorunda değildir; uyku ya da koma halindeki biri, bilinci olmadığı halde hala bir kişidir. Ancak; her zihinsel varlık kişi olmak zorunda değildir. Kediler de zihinsel varlıklardır. Bir kedi acıyı hisseder, acıkır, sevilmek ister ama, bir kedinin bir kişi olduğu söylenemez. Ayrıca yedinci bölümde gördüğümüz gibi, bilgisayar Turing Testini geçebilir. Kuvvetli yapay zeka savunucuları böyle bir bilgisayarın zihinsel varlık olduğunu iddia edebilirler. Ama, bilgisayarın zihinsel durumlara sahip olduğunu kabul etsek de bilgisayarı bir kişi olarak düşünmeyiz. Dolayısıyla kişiden söz ettiğimizde, belli bir tür zihne sahip varlıktan söz ediyoruz demektir. Bir kişi yalnızca açlık, acı duymak gibi duyumların yanında yarın yağmur yağacağına inanmak, belli bir partinin seçimleri kazanmasını arzulamak gibi, zihinsel durumlara da sahiptir.

Daha da önemlisi kişinin, kendisine yönelik zihinsel durumları, kendisiyle ilgili inançları, arzuları vardır. Kişiler özsel bilince, yani kendilik bilincine sahip olan varlıklardır. Kendilik bilinci, bizi kediler, maymunlar, atlar gibi diğer zihinsel varlıklardan ayıran özelliktir. Kişi olmanın kendilik bilinciyle bağlantısını Locke, açık bir şekilde, kişisel özdeşliğin dayanağı olarak ortaya koymuştur: “Bence kişi, akıl ve iç duyuma sahip, kendini farklı yer ve zamanlarda da aynı düşünen şey diye tanımlayan zihinli bir varlıktır. Kişi bunu, düşünmenin ayrılmaz parçası ve bana göre özsel olan bilinçle gerçekleştirir” (Locke, 1999: II, 27, 11). Locke’a göre özsel bilincimizi oluşturan şey, dış duyum ve algılarımızla edindiğimiz şeylerdir, “çünkü; bir insanın, algıladığını algılamaksızın algılaması imkansızdır. Bir şeyi gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız, tattığımız, hissettiğimiz, derinsel düşündüğümüz ya da istediğimiz zaman, tüm bu yaptıklarımızın ayırdındayızdır” (Locke, 1999: II, 27, 11). Locke için bu özellikler, sadece kişi olmanın belirleyicileri olmanın ötesinde, kişi olmanın temel dayanağını oluştururlar. Dolayısıyla kişiliğin özü, özsel bilinçtir.

Kişi olmayı belirleyen zihinsel özellik ve kapasiteleri genel olarak şöyle sıralayabiliriz:

  • Duygu ve hislere sahip olma kapasitesi
  • Geçmişi hatırlama, geleceği öngörme ve plan yapma yeteneği
  • Ahlaksal, estetik ve dinsel yargılarda bulunma yeteneği
  • Soyut düşünme yeteneği
  • Dil kullanabilme yeteneği
  • Özsel bilince ve öznelliğe sahip olma yeteneği
  • Kişilerarası ilişkiler kurabilme ve yürütebilme yeteneği

Yukarıda listelenen özellikler ve yetenekler, kişi olmak için yeterli koşulları vermektedir. Ancak; bu listedeki özelliklerin, aynı zamanda, kişi olmanın gerekli koşulları olup olmadığı da sorulabilir. Örneğin; kişi ileriki yaşlarda Alzheimer hastalığına yakalansa, yukarda sıralanan özellik ve yeteneklerden bir kısmını yitirse artık onun, bir kişi olmadığını mı varsaymalıyız? Bu husus David Wiggins (1980) gibi bazı düşünürler kişiyi, yukarıdaki listede sıralanan özelliklere sahip olma kapasitesine sahip bir sınıfın üyeleri olarak tanımlar. Kişiyi bu şekilde tanımladığımızda, bunama, Alzheimer ya da başka bir sebep ile zihinsel yetileri ve kapasiteleri hasar gören kişiler yeni doğmuş bebeklerle zihinsel özürlüler de kişi olarak sayılırlar.

Kişi olmak için, yeterli ve gerekli koşulların belirlenmesinde, iki farklı görüş karşımıza çıkmaktadır. Bunlar düalist görüşleri temele alan ego kuramı, materyalist görüşleri temele alan bundle (yığın) kuramıdır.

Ego Kuramı

Platon ve özellikle Descartes’ın düalist görüşlerinden kaynaklanan ego kuramına göre kişisel özdeşlik, maddi olmayan, uzamsal olmayan, ölümsüz ruha dayanmaktadır. Kartezyen düalizm anlayışı, zihnin ve bedenin birliğini varsayar. Bu görüşe göre zihin, kişinin zihinsel yaşamının gerçekleştiği yerdir ve bedenin içinde yer alan zihnin etkinlikleri, kendini bedenin eylemlerinde gösterir. Ancak töz düalizmi, zihnin, bedenin yokluğunda da var olacağını varsayar. Descartes zihni ve bedeni birbirine indirgenemez iki töz olarak tanımlarken birbirlerinden bağımsız var olabileceklerini öne sürmüştür. Kartezyen düalizm duyum bilgisinin kesinliğinden şüphe ederek, kesin bilginin kaynağı olarak aklı ve sezgiyi görür. Özellikle Kartezyen düalizme dayanan ego kuramı, kişinin varlığının sürekliliğini, belirli bir egonun ya da kişinin sahip olduğu deneyimlerin öznesinin varlığını yadsıyarak açıklayamayacağımızı öngörür. Kişinin yaşantılarının bütünlüğü, bu yaşantıların aynı kişi tarafından yaşanmış olmasına, yaşantıların öznesine bağlıdır.

Bundle (Yığın) Kuramı

Kişişel özdeşliği ve kendiliği, ölümsüz bir ruhla tanımlayan Kartezyen düalizm görüşüne karşı, 17. yüzyıl düşünürü olan Hume, deneyci bir yaklaşımla bundle (yığın) kuramı olarak bilinen görüşü ortaya atmıştır. Materyalist bir düşünür olan Hume, bedenden bağımsız ölümsüz bir zihin fikrini reddetmiştir. Gerçek bilgiye ulaşmanın yolunun duyu organlarından geçtiğini söyleyen Hume’a göre, esas olan izlenimlerdir. İzlenimlerin bir araya gelmesiyle basit fikirler ve bunların çağrışımlar yoluyla bir araya gelmesiyle de karmaşık fikirler oluşur. Kendilik böyle fikirler ve izlenimlerden oluşmuş bir yapı olduğu için, kendiliğin özdeşliği diye bir şey de olamaz. Çünkü; kendilik söz konusu olduğunda, ne beyinde kendiliğe karşılık gelen anatomik bir yapı, ne de tek ve birleşik bir kendilik deneyimine karşılık gelen bir izlenim, bir zihinsel durum yoktur. Kendiliğin varlıksal bir karşılığı olmaması, İngiliz deneyci düşünür Hume’u, kendiliğin varlığını reddetmeye yöneltmiştir.

Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme’de, Descartes gibi kendiliği, “düşünen töz” olarak tanımlayan düşünürlere atıfta bulunarak, “kimi felsefeciler vardır ki kendiliğimiz dediğimiz şeyin her an bilincinde olduğumuzu, varoluşunu ve varoluştaki sürekliliğini duyumsadığımızı imgelerler, hem eksiksiz özdeşliğinden, hem de yalınlığından bir tanıtlamanın açıklığının ötesinde emindirler. En güçlü duyum, en şiddetli tutku, bizi bu görüşten uzaklaştırmak yerine, yalnızca onu daha yoğun bir biçimde algılamaya yarar” (Hume, 2009: 173). Hume, bunlara cevaben, bireyin sahip olduğu kendilik tasarımının, de algıları arasında var olan gerçek bir bağlantı, bir izlenim mi, yoksa çeşitli izlenim ve tasarımlarımızın, onunla ilgisi olduğunu sandığımız şey mi olduğunu sorar (Hume, 2009: 173).

Bu soruya cevaben Hume, sürekli, değişmeyen kendilik fikrinin, bir yanılsama olduğunu öne sürer. Hume göre kişi, sadece belli bir zamandaki zihinsel durumların, izlenimlerin ve tasarımların bir araya gelmesinden ibarettir; bütün bu izlenimlerin ve tasarımların dışında ya da ötesinde ayrı bir özne aramak saçmalıktır. Kendimizin bilincinde olamayacağımızı söyleyen Hume, bütün gerçek anlamda idelerin tasarımların, bir izlenimden kaynaklanması gerektiğine ilişkin deneyci ilkeden hareket ederek, “kendilik ya da kişi, herhangi bir izlenim değil, çeşitli izlenim ve tasarımlarımızın, onunla ilişkisi olduğunu sandığımız şeydir” (Hume, 2009: 173). Buradan hareketle “kendilik tasarımı hangi izlenimden üretilebilir?” sorusunu “apaçık bir çelişki ve saçmalık olmaksızın yanıtlamak imkansızdır” (Hume, 2009: 173) sonucuna varır.

Bu noktada Hume, kendilik tasarımına karşı farklı bir eleştiri daha geliştirir ve kendilik tasarımına işaret eden bir izlenim olmadığı gibi, kendilik tasarımının herhangi bir izlenimden de üretilemeyeceğini öne sürer. Hume’a göre, benlik tasarımını ortaya çıkarabilmek, bütün hayatımız boyunca aynı kalan bir izlenim olmalıdır, “çünkü; kendiliğin bu şekilde var olması gerekir” (Hume, 2009: 173). Oysa sürekli ve durağan hiçbir izlenim yoktur. Acı ve haz, üzüntü ve sevinç, tutkular ve duyumlar birbirini izler, hiçbir zaman tümü aynı zamanda var olamaz” (Hume, 2009: 173).

Kendiliğin tanımı gereğince, kendilik tasarımı, kendilik izleniminden elde edilemez. Aynı zamanda hiçbir izlenim, hayat boyu sürekli aynı kalamayacağı için, herhangi bir başka izlenimden de elde edilemez. Dolayısıyla gerçek bir kendilik tasarımına sahip olamayız. Ama, algılarımızı bir araya getirecek, sürekliliği olan gerçek bir kendilik tasarımı yoksa o zaman, bu birbirinden farklı ve ayrı var olan algılar, nasıl bir araya gelmektedirler? Hume’a göre “tüm ayrı algılarımız ayrı varoluşlardır ve zihin, hiçbir zaman ayrı varoluşlar arasında gerçek bir bağlantı algılamaz” (Hume, 2009: 42021). Yani birbirinden ayrı algılarımız arasında gerçek bir bağlantı yoktur, ama biz, yine de onların birbirine bağlı olduğunu düşünürüz. Hume benzerlik, bitişiklik ve nedensellik ilişkilerine dayanarak, bu farklı algılar arasında onları birleştiren bir bağlantı olduğunu hissettiğimizi, kişisel özdeşlik fikrinin de “tümüyle düşünce yetisinin bağlantılı bir tasarımlar zinciri boyunca, yukarıda açıklanan ilkelere göre pürüzsüz ve kesintisiz bir şekilde ilerlemesinden kaynaklanan” (Hume, 2009: 179) hayali, uydurma bir tasarım olduğunu söyler.

Kişinin eylemlerinin öznesi olarak kendiliğin varlığını reddeden ve kişisel özdeşlik tasarımının bir yanılsama olduğunu öne süren bundle kuramına karşı Thomas Reid, kişinin yalnızca izlenim ve tasarımların bir araya gelmesinden ibaret bir şey olduğu fikrini şiddetle eleştirmiştir. Reid’e göre, kişisel özdeşlik, kişinin kendim dediği bölünmez şeyin sürekliliğini zorunlu kılar. Reid kendiliği düşünen, tasarı mlayan, sorun çözen, eyleyen, acı çeken bir şey olarak tanımlar ve “ben düşünce değilim, ben eylem değilim, ben his değilim. Ben düşünen, davranan ve hisseden bir şeyim” (Reid, 1975: 109) der. Reid’e göre, düşüncelerimiz, eylemlerimiz, duygularımız her an değişse de bunların hepsinin kendisiyle ilişkili olduğu kendiliğimiz kalıcıdır ve bütün bu zihinsel durumların, benim zihinsel durumlarım olmasını sağlayan şeydir.

Kendilik ve kişi kavramlarının bir töz olarak mı, yoksa bir yanılsama olarak mı tanımlandığı, kendiliğimizin sürekliliğinin nasıl olanaklı olduğu sorusuyla yani kişisel özdeşlik sorunuyla yakından ilişkilidir.


Zihin Felsefesinin Diğer Felsefe Disiplinleri Arasındaki Yeri

Zihin Felsefesinin Diğer Felsefe Disiplinleri Arasındaki Yeri

16 Ekim 2015 Cuma

Zihin felsefesinin diğer felsefe disiplinleri arasındaki yerini belirlemek, yani zihnin doğasını incelemenin diğer felsefi sorularla nasıl bağlantılı olduğunu ortaya koymak, zihin felsefesinin kapsamını anlamak için de gereklidir.

Zihinsel Olmanın Ölçütü Olarak Yönelimsellik

Zihinsel Olmanın Ölçütü Olarak Yönelimsellik

21 Şubat 2018 Çarşamba

Zihinsel olanı fiziksel olandan ayıran bir diğer önemli farklılık, zihinsel olanın belli bir nesneye yönelmiş olması, nesnesinin veya içeriğinin, mutlaka var olan bir şey olması gerekmemesidir.

Yapay Zeka ve Turing Testi

Yapay Zeka ve Turing Testi

3 Ağustos 2018 Cuma

Yirminci yüzyılda, insanın öznel ve geleneksel olarak, metafizik terimlerle açıklanan özelliklerini fiziksel süreçlere indirgemek, teknolojik gelişmelere dayanarak zihinsel süreçleri taklit eden, insan zihni gibi davranan, makineler geliştirilmeye başlamıştır.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi