Image

Klasik Sosyolojik Kuramda Kültür

Kültür - İşlevselci Yaklaşım

İşlevselci sosyolojinin esas ilgisi yüksek kültür olarak kültür olmaktan çok normlar, değerler ve yaşam biçimi olarak kültür olmuştur. İşlevselci yaklaşımın kurucularından Emile Durkheim’ın (1858-1917), yeğeni ve en önemli öğrencisi olan Marcel Mauss (18721950) ile birlikte yazdıkları İlkel Sınışandırma (1903) adlı çalışmalarında kültürün nasıl ortaya çıktığına ilişkin temel bazı soruları ele almışlardır. Onlara göre kültür, insan toplulukları çevrelerindeki şeyleri ayırmaya ve sınışandırmaya başladıklarında ancak mümkün hâle gelmiştir. İnsanoğlu doğduğunda gördüğü şeyleri sınışandıramaz ve bu nedenle bir şeyi diğerinden ayıramaz. Çevresindeki dünyayı anlamlandırabilesi için, gördüğü şeyleri sı nışandıracak bir sistem geliştirmek zorundadır. İşte Durkheim ve Mauss toplumların, olguları zaman, mekân, insan tipleri ya da hayvan türleri gibi ayrı olarak nasıl sınışandırdıklarını açıklamaya çalışır. Peki, sınışandırmanın dayandığı modelin kaynağı nedir? Onlara göre toplumsal yapı sınışandırmayı olanaklı kılmaktadır çünkü toplumsal yapı toplumsal gruplar arasındaki ayrımlara dayanmaktadır. Bundan dolayı kuramcılar, bir toplum örgütlenmesinin ona üye olan insanların etraflarındaki dünyayı görme ve sınıflandırma biçimini etkilediğini yazmışlardır. Onlar sınıflandırmaların ahlaki ve duygusal doğasının önemli olduğunu vurgulamışlardır. Kültürün değer yüklü niteliği üzerine yapılan vurgu işlevselci yaklaşımın en önemli özelliğidir.

Dinsel Yaşamın İlksel Biçimlerinde (1912) ise Durkheim İlkel Sınışandırma’daki görüşlerini dini içine alacak şekilde genişletir. Din, toplum ve kültürün temel yapısıdır. 8. ünitede ayrıntılı olarak göreceğiniz gibi, sosyolojinin üç klasik kuramcısından ikisi olarak hem Durkheim hem de Weber için de din bir anlam sistemi olarak toplumun olduğu gibi kültürün de temel bir bileşenidir. Durkheim’in kişisel olarak en önemli vurgusu ise bütün dinlerin kutsal olan ile kutsal olmayan arasındaki bir ayrım etrafında döndüğünü öne sürmüş olmasıdır. Ona göre, din daha çok inançlılar topluluğunu ilgilendiren, kutsal olan hakkındaki bir semboller ve törenler/ ritüeller sistemidir. Mekanik dayanışmanın hakim olduğu geleneksel toplumlarda din, paylaşılan ahlaki değerler ve toplumun normları anlamında kolektif bilincin yegâne kaynağıdır. Durkheim, iş bölümünün ve bireyselleşmenin arttığı ve organik dayanışmanın hakim olduğunu toplumlarda da paylaşılan bir kültürün, yani kolektif bilincin yine gerekli olduğunu savunmuştur. Ona göre, ortak olarak paylaşılan bir kültür, toplumsal uzlaşma ve toplumsal bütünleşmeyi sağlamaktadır. (Smith, 2001; Edles; 2002; Haralambos ve Holborn, 2008).

Genel olarak işlevselci sosyoloji, özel olarak Durkheim, eylem, inanç ve duygu biçimlerinin, yani kültürün failin seçiminden ya da toplumsal dünyayı yorumlamasından çok, toplumsal yapının örgütlenmesinden veya ihtiyaçlardan çıktığını öne sürer. Durkheim’in evrimci bakış açısı geleneksel toplumların sanayi toplumlarına göre daha “basit” ya da “ilkel” olduklarını varsayarak onların karmaşıklığını ve inançlarını göz ardı eder. Diğer taraftan, kültürün toplumsal birlik ve bütünleşmedeki işlevi üzerine yoğunlaştığından kültürün toplumsal çatışma ve/veya toplumsal dışlanma yaratma ve sürdürmedeki rolünü ise açıklayamaz. Ayrıca, bu yaklaşım kültürün toplumsal istikrarın oluşmasındaki rolüne ayrıcalık verdiğinden, toplumsal yaşamı etkileyen temel değişkenler olarak güç, iktidar veya çıkar ilişkilerini büyük ölçüde ihmal eder (Smith, 2001: 26-w27).

Kültür - Marksist Yaklaşım

Durkheim gibi Marx’ta da kültür olgusuna yönelik somut bir ilgi ve kapsamlı bir kuram görülmez. Ancak, Marx’ın yazılarında ideoloji olarak kültür olgusuna yönelik bir model oluşturabilecek fikirler mevcuttur. Materyalist bir kuramcı olarak Marx, maddi durumun ve ekonomik etkinliklerin insan bilincini şekillendirdiğini öne sürmüştür. Marx, sadece dinsel fikirlerin değil, aynı zamanda tüm kültürel fikirlerin maddesel üretim sisteminin bir yansıması olduğunu ve böylece hakim sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğini belirtmiştir. Alman İdeolojisi (1846) kitabındaki meşhur paragrafta belirttikleri gibi;

Egemen sınıfın düşünceleri bütün çağlarda egemen düşüncelerdir. Başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf aynı zamanda egemen manevi gücüdür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da kontrol eder, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildirler, egemen düşünceler fikirler biçiminde kavranan maddi, egemen ilişkilerdir (Marx ve Engels, [1846] 1992:79).

Marx’a göre, sınıfsal olarak tabakalanmış toplumlarda kültür bir nevi egemen ideoloji olarak işler. Toplumun üstyapısının önemli bir parçası olarak kültür, altyapı yani ekonomik temel tarafından belirlenir. Farklı bir ifadeyle, üretim araçlarının sahibi olan egemen kapitalist sınıf toplumun kültürünü şekillendirmek üzere ekonomik gücü kullanır. Böylece kültür kapitalist sınıfın çıkarlarını yansıtır, görüşlerini yeniden üretir ve onların otoritesini meşrulaştırmaya hizmet eder. Yani, kültür basitçe egemen sınıf tarafından yaratılmış dünyanın çarpıtılmış bir görünüşünün ifadesidir ve çarpıtılmış bir gerçeklik algısını ortaya çıkartır.

Marx’ın bu düşüncelerinin önemi kültürü ekonomik yaşam, egemen sınıf ve güç/iktidar olgusuyla sistematik bir şekilde ilişkilendirmesindedir. Ancak bunun bedelinin, kültürün özerkliğini kuramlaştırmada yetersizlik ve insan eylemini belirleyici bir şekilde görme eğilimi olduğu bugün yaygın olarak kabul edilir. Bu yaklaşım eksenindeki çağdaş kuramcılar, hem mekanistik belirleyicilikten kurtulmamızı hem de bütün kültürel biçimleri gizli çıkarların ve egemen güçlerin yansımaları olarak görmemizi önerir (Edles, 2002: 47; Haralambos ve Holborn, 2008: 667 669; Smith, 2001:2021).

Yirminci yüzyılda birçok kuramcı Marx’ın kültür ve ideolojiye ilişkin bu düşüncelerin eleştirel bir değerlendirmesini yaparak genişletmiş ve farklı düşünce gelenekleri ve kuramcılardan da beslenerek daha kapsamlı yeni yaklaşımlar oluşturmuştur.


Sosyolojide Bilim ve Yöntem

Sosyolojide Bilim ve Yöntem

18 Kasım 2016 Cuma

İnsanlar, insanlık tarihinin başlangıcından beri evreni anlayabilmeye, doğayı kontrol altına alabilmeye ve bu amaca yönelik olarak bilgi toplamaya çalışmışlardır. Bilim (science) kavramı, Latince bilmek anlamına gelen scire kelimesinden türemiştir ve bilinen şey veya bilgi anlamına gelir.

Sosyolojide Bilimlerin Sınıflandırılması

Sosyolojide Bilimlerin Sınıflandırılması

10 Nisan 2017 Pazartesi

Bilimleri, en temel düzeyde matematik bilimler ve pozitif bilimler şeklinde ikiye ayırmak mümkündür. Matematik bilimler, matematik ve mantıktan oluşur. Matematik gözlenebilir ve nesnel bir bilimdir çünkü matematik kavramların hareket noktası gözlemdir ve simgeledikleri varlıklar da soyut olsalar da nesnel gerçekliklerdir.

Toplumsal Değişme İle İlgili Temel Yaklaşımlar

Toplumsal Değişme İle İlgili Temel Yaklaşımlar

14 Haziran 2018 Perşembe

Sosyolojinin temel çalışma alanlarından biri günümüz toplumlarını ve geçirdikleri değişimleri anlayabilmek, karşılaştırabilmek, benzerlik ve farklılıklarını ortaya koymaktır.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi