Image

Kötümserliğin Metafizik Nedeni

Bu noktadan başlayarak Schopenhauer’ın kötümserliğinin nedenini daha iyi anlamış olacağız. Onun istenç kavramı, tüm doğa sistemini her şeydeki itici güce yanıt olmak üzere devinen olarak resmeder, betimler. Her şey sanki içindeki içsel bir saatin devinimini ortaya koyar. En düşük yapılı varlık olan amipten en yüksek yapılı varlık olan insana dek her var olan aynı güç, yani istenç tarafından sürüklenir. İnsan davranışını üreten kör istenç, bitkileri büyüten ile aynı şeydir. Her birey bir zorlanılmış koşulun mührünü taşır. “Bu öne sürüm insanların hayvanlara göre daha yüksekte yer aldığını gösterir, çünkü hayvanlar salt içgüdüleri tarafından kontrol edilirler.” denebilir. Oysa Schopenhauer insanların ussal varlıklar olduğu tezini yadsımış, insan aklının da, hayvanların içgüdüleriyle aynı düzeyde olacak tarzda, evrensel istenç tarafından biçimlendirilir. Ayrıca insan varolanlarında akıl ve istenç iki ayrı yeti olarak düşünülmemelidir; tersine Schopenhauer’a göre akıl, istencin bir sıfatıdır. O, ikincildir ya da felsefi anlamda ilinekseldir. Ussal çaba zamanın kısa periyotları boyunca elde tutulabilir, güçten düşer ve dinlenmeye çekilir, sonul anlamda bedenin bir işlevidir. Tersine istenç kesintiye uğramaksızın yaşamı desteklemek ve elde tutmak için devam eder. Rüyasız uyku esnasında akıl işlevini yerine getirmez, oysaki bedenin tüm organik işlevleri devam eder. Bu organik işlevler istencin tezahürleridir. Öteki düşünürler istenç özgürlüğünden söz ettikleri esnada Schopenhauer, “Ben onun her şeye gücünün yettiğini kanıtladım.” söyleminde bulunur.

Doğanın tümündeki istencin tümgücü insan varolanları için kötümser içerimler taşımaktadır. Schopenhauer insanların sadece görünüşte önlerinde bulunanlar tarafından çekildiklerini, fakat gerçekte arkadan öne doğru itildiklerini söylemekteydi.

Bu itici güç, kendisine yöneldikleri yaşam değil, fakat onları ileriye doğru sürükleyen zorunluluktur. Doğanın tümündeki birincil itki yaşamın üretilmesidir. Yaşama istenci yaşam çemberinin devam etmesinden başka bir ereğe sahip değildir. Schopenhauer doğa dünyasını, yaşama istencinin kaçınılmaz olarak sürekli çatışma ve yok etmeyi doğuran acımasız bir savaşımı olarak betimleme yoluna gitmiştir.

İstencin her şeyden yeğin olan gücünün yarattığı kölelikten bir kaçış ya da çı kış yolu var mıdır? Schopenhauer’a göre en az iki kaçış yolu var görünmektedir: Bu kaçış yolları estetik ve ahlak alanlarında olanaklı olabilecektir. Bu noktada akla gelen ilk soru, evrensel istenç böylesine güçlü ve kapsayıcı iken ondan herhangi bir kaçışın sürekli olup olamayacağıdır. Schopenhauer’a göre estetik alanındaki kaçış kısa süreli ve geçicidir, bu bağlamda güzelliğin estetik seyri bir süre için kişiye istencin köleliğinden kaçış yolu sağlamaktadır. Oysa aynı kaçış için ahlakın sunduğu yol çok daha kalıcıdır. Bunun nasıl olanaklı olduğunu biraz sonra görmeye çalışacağız. Kuşkusuz bu alanda pek çok arzu ve tutkunun yadsınması gerekecek. Burada sıra bakımından önce geçici yolu ele almak daha sonra kalıcı olana geçmek daha ussal görünmektedir. fiu halde önce estetik kaçış yolunu görmeye çalışalım:

Estetik Kaçış Yolu: Önce estetik seyredişin genel özelliğine değinmekte yarar vardır. Estetik seyirde kişi seyrettiği estetik objeye bir yarar ya da çıkar sağlamak için yönelmez, tersine tümüyle yarardan ve çıkardan arınmış olarak yönelir. Tek amacı estetik objeyi seyretmek ve bu seyirden haz duymaktır. Bir başka deyişle estetik obje bir istek nesnesi olarak ya da istek için bir uyaran olarak görülmemelidir. Güzel bir nesneyi dışsal bir erek uğruna değil, onun kendisini seyretmek bir erekmiş gibi kabul ederek seyretmek bir zorunluluktur. Kant bu duruma estetik objenin “ereksiz erekliliği” demiştir. fiu hâlde estetik hoşlanma ya da beğenme, bir insanın dikkatini saldırgan yaşama istencini uyaran objelerden, onların yerine tutku ve arzu ile hiçbir ilişkisi olmayan seyir objelerine yoğunlaştırmaya yöneltebilir. Birisi bir sanat ürününü seyrederken o bir isteyen özne olmaya karşıt olarak salt bir bilen özne durumuna gelir.

Sanatta gözlemlenen şey ne olursa olsun genel ya da tümel bir ögedir. Schopenhauer, burada estetik objeyi idea kavramı ile ilişki içine sokmuş görünmektedir. Buna göre bizim bir kişinin resminde gördüğümüz şey belli özel bir kişi değil, insanlığın, tümümüzün paylaştığı belli bir görünümünün bir sunumudur. Schopenhauer’a göre estetik ve etik benzer bir işleve sahiptirler. Çünkü her ikisi de dünyevi tutku dolu çabadan istencin etkinliğinin ötesindeki bir düzeye doğru bilinçliliğimizi yukarılara kaldırmaya hizmet ederler, bu düzeyde sükûnet içinde bir seyretme olarak en yüksek edim gerçekleşmiş olur. Bu şekilde kişi, istencin tutsağı olmaktan istence boyun eğmekten bir süreliğine de olsa özgürleşmiş olur. “Artık ilişkileri yeterli neden ilkesine uygun olarak izlemeyen ama ona başka herhangi bir nesne ile bağıntısından ayrı olarak sunulan nesnenin durağan seyredişinde dinginleşen ve yiten arı istençsiz bir bilgi öznesi olur” (akt. Copleston, 1996: 42). Görüldüğü gibi bir süreliğine de olsa istencin alanından sıyrılarak tasarım dünyasında soluk almak, kuşkusuz yine de seyir yoluyla olanaklı olmaktadır.

Schopenhauer trajediyi en üstün sanat türlerinden biri olarak kabul eder. Ona göre trajedi, şiiri ya da şiirselliği yapısında barındırmanın yanı sıra insan yaşamının gerçek görünümüne, dramatik bir biçimde anlatılan “dile gelmez acıya” insanlığın çığlığına, kötülüğün yengisine, “haklı ve suçsuz olanın geri alınamaz düşüşüne” tanıklık etmemizi sağlayan bir sanattır. Buna karşın en yüksek sanat dalı değildir. Schopenhauer’a göre tüm sanatların en yükseği müziktir. Çünkü müzik bir ideayı ya da ideaları, istencin dolaysız nesnelleşmesini sergilemez. İstencin kendisini, kendindeşeyin iç doğasını sergiler. Bu yüzden insan müzik dinlerken görüngülerin altında yatan asıl gerçekliğin bir bildirilişini alır. Bu gerçekliği istencin baskısından uzak, nesnel ve çıkarsız bir tutum içerisinde sezinler. Her şeye karşın estetik seyredişin gücü istencin tiranlığından geçici ya da kısa süreli bir kaçıştan fazlasına yetmez.

Ahlaksal Kaçış Yolu: Schopenhauer istencin tiranlığından çok daha uzun süreli bir kaçışın yolunu yaşama istencinden vazgeçme formülünde bulmuştur. Eğer ahlaklılık olanaklıysa ahlaksal ilerleme bu biçimi almalıdır diye düşünür. Zira bir insanın yaşamını komplike hale getiren ve acı çekmeye neden olan şey, sonu gelmeyen arzular biçiminde kendisini ifade eden ve süreklilik gösteren yaşama istencidir. İnsanda birtakım şeylere karşı duyulan istek ya da uyanan arzu saldırganlık, savaşım, yok etme ve benmerkezcilik gibi yıkıcı duyguları üretmektedir. Kısacası yaşama istenci her türlü kötülüğün kaynağıdır. Schopenhauer insanlara sık sık şunu anımsatır: “İnsan kökeni bakımından korku yaratan yabanıl bir hayvandır.” Bu yabanıl hayvan yaşama istencinin doğrudan anlatımıdır.

Böylece ahlak, eğer olanaklıysa istencin yadsınmasını içermelidir. Bu yadsıma özüyadsıma, çilecilik ve vazgeçme anlamına gelecektir. Aslında varoluşun ve yaşamın kendisi bir suçtur. Çünkü istenç nesnelleşir ve bu nesnelleşmesinde acı çeker. Schopenhauer, sanki suçlu olan istencin kendisiymiş ve cezayı ödeyen de istenç olmalıymış gibi konuşur. Bu nedenle istencin yadsınması, bir bakıma onun cezalandırılması anlamına da gelecektir. İstencin yadsınması yaşamı yadsımak demek olacağına göre acaba kişi yaşamına son mu vermeli diye akla gelebilir. Schopenhauer bunu kabul etmez. Çünkü yaşama son vermek istenci yadsımaktan çok, ona boyun eğmek olacaktır. Bu nedenle yadsıma ve vazgeçme intihardan başka bir biçim almalıdır.

Ancak Schopenhauer’ın felsefesinin çerçevesi içinde ahlak olanaklı mıdır? Bireysel insan, tek bir bireysel istencin bir nesnelleşmesidir ve bu nedenle eylemleri belirlenmiştir. Schopenhauer’e göre bu belirlenmişlik tutum değişikliklerinin olanağını ortadan kaldırmaz. Çünkü bireysellik fenomenaldir, numen tektir. Örneğin, bir kişi zaman zaman düşünce ya da bilinçliliğini cisimler dünyasının üzerinden daha yüksek bir düzeye kaldırmayı başarabilir. Bir bireyler çokluğu yalnızca fenomenal özne için varolur. Ve bir insan kendisini başkalarıyla aynı düzleme koyduğu ve onlara hiçbir zarar vermediği ölçüde bireysellik yanılsamasını görmeyi başarabilir. Ama bu noktadan daha da ileriye gidilebilir. Bir insan aslında tüm bireylerin bir olduğunu görecek denli fenomenin arkasına geçebilir. Tümü de tek bir istencin fenomenleridir. İşte bu noktada karşımıza etik duygudaşlık düzlemi çıkar. Başkalarının çıkarsız olarak sevilmesi iyilik ya da erdemdir. Bir kişi bir bireye karşı duyduğu yoğun arzudan tüm insanlığa duyulan bir sempati duygusuna geçebilir. Bu şekilde başkalarının çıkarsız olarak sevilmesi, iyilik ya da erdem adını alır. Gerçek iyilik Kant’ın düşüncesinin tersine yalnızca ödev uğruna kesin buyruğa boyun eğmek değildir. Gerçek iyilik sevgidir, kendine yönelik erostan ayrı olarak caritastır, yani öteki insanlara duyulan sempati duygudaşlıktır. Bu düzeyde bir kişi bizim tümümüzün aynı doğayı paylaştığımızın farkına varır. Bu farkındalık, kibarlıknaziklik etiğini doğurabilir ya da gerçek içsel varlığımız her yaşayan canlıda, benim kendi bilinçliliğimmiş gibi birdenbire her yaşayan canlıda varolur. Bu itiraf katılığı, acımayamerhamete çevirir, her bencilolmayan erdem bu temel üzerinde yatar ve onun pratik anlatımı her iyi iştir. Bu kanaat kibarlığa, sevgiye, merhamete müracaat etmeyi yönlendirebilir çünkü bunlar bize, hepimizin aynı bir varlık olduğumuzu hatırlatır.

Bununla birlikte Schopenhauer, bu noktada da kalmaz. Çünkü istenç, insan içinden ve onun yoluyla kendinin öyle duru bir bilgisini elde edebilir ki dehşet içinde kendinden uzaklaşır ve kendini yadsır. O zaman insan istenci herhangi bir şeye bağlanmaya son verir ve insan çilecilik ve kutsallık yolunu izler (Copleston, 1996: 47). Bu son açıklamalarla Schopenhauer’ın Uzakdoğu, HintMaya felsefesinden nedenli etkilendiğini açıkça görebilmekteyiz. Buda’ya ve Budist felsefeye duyduğu yakınlık iyi bilinmektedir.

Buradaki güçlük açıkça görülebilmektedir. Nasıl olur da bir istenç kendini yadsıyabilir? Schopenhauer da buradaki güçlüğün farkındadır ve fenomende nesnelleşen istencin kendini yadsımasının, bir başka deyişle yaşama istencini yadsımasının bir kendi ile çelişme durumu olduğunu dürüstçe kabul eder. Görünürdeki bu çelişkiye karşın, böyle bir köktenci kendini yadsıma eylemi ortaya çıkabilir. Ne var ki bu durumun kuraldışı olduğu kabul edilmelidir. Bir başka deyişle ancak aziz düzeyindeki kişiler bunu gerçekleştirebilir. Çünkü istenç özü bakımından özgürdür ve yeterli neden ilkesine bağlı değildir.

Schopenhauer, bu şekilde belirlenimcilik ilkesine bir kural dışını kabul etmiş olur. Fenomenin kendisi zaman içinde varolmayı sürdürürken, özgür metafiziksel istenç fenomenin temelindeki doğayı ortadan kaldırarak fenomen ile çelişkisini ortaya koyar. Çünkü fenomenin temelindeki istenci ortadan kaldırır. Schopenhauer’a göre, evet bu bir çelişkidir ama yeterli neden ilkesini aşmasının doğruluğunu gösteren bir çelişkidir.

Schopenhauer’a göre, istenci yadsıyan insan dünyayı yokluk olarak görür. Bu durumda ölüm olgusu da bütünsel bir yokolma anlamına gelir mi? Schopenhauer açıkça belirtmese de istenci yadsımış insan için ölümün bütünsel yokoluş anlamına geldiğine işaret ediyor gibidir. Aslında bir başka olanağın varlığından da söz eder. Kendinde şeyin bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz yüklemlere sahip olması olanağı söz konusu olabilir. Eğer böyle ise istenç kendini yadsıdığında geriye bunlar kalabilir. Bu şekilde kendini yadsıma yoluyla erişilen ve hiçliği önleyen bir koşula ulaşılabilir. Bu bir bilgi durumu olamaz. Çünkü özne nesne bağı fenomenle ilişkilidir. Geriye gizemcilerin bulanık terimlerle betimlediği başkalarına iletilemez deneyim kalmaktadır. Ne var ki felsefe bu tür deneyimler üzerine bir şey söyleyemez. Felsefenin uzanabildiği düzeydeki kendindeşey istençtir. İstencin yadsınması her şeyin yadsınması demektir. “Eğer istenç kendine döner ve kendini ‘ortadan kaldırırsa’ geriye yokluk kalır.”

Schopenhauer’ın tüm bu söylemlerinde felsefesinin kötümser ve yadsımacı nitelikleri açıkça görülebilmektedir. Kendisinden sonraki yaşama felsefelerinde kötümserlik ögesi bir daha ortaya çıkmaz. Ama yaşam ideasını felsefenin odağına çektiği açık bir gerçektir. Kendisinden sonra Nietzsche ve Kierkegaard gibi düşünürler bu noktanın daha da fazlasıyla üzerine gidecektir.

Schopenhauer’ın felsefesi FichteSchellingHegel çizgisindeki idealizme karşıt olmakta birlikte, idealizmin bir başka türü olarak karşımıza çıkar. Yorumcuların ifade ettiğine göre Schopenhauer’ın sistemini “aşkınsal istemselci idealizm” olarak betimlemek olanaklı olmaktadır. “Dünyanın bizim tasarımımız olması anlamında idealizmdir. Us ya da düşünce kavramından çok istencin dünyanın tözü yapılması anlamında istemselci ve tek bir bireysel istencin kendini deneyimin çeşitli fenomenlerinde belirten mutlak istenç olması anlamında aşkınsaldır” (Copleston, 1998: 49).

Her şeye karşın Schopenhauer’ın felsefesi aynı idealist özelliği paylaşmakla birlikte, FichteSchellingHegel idealist çizgisinin içine yerleştirilemez. Çünkü bu düşünür onlar gibi usçu değildir. Söz gelimi Hegel’in sisteminde sonul gerçeklik ustur: gerçek olan ussaldır, ussal olan gerçektir. Oysa Schopenhauer’da gerçeklik usdışı olduğu kadar ussal da değildir, dünya kör bir güdü ya da gücün belirişidir; bu güç istençtir. Ayrıca Schopenhauer’ın felsefesi idealist devinim ile bundan sonraki yaşam felsefeleri arasında bir köprü görevi de görmektedir. Her ne kadar yaşamahayır deme gibi bir tutumu vurguladığı söylenebilirse de Schopenhauer’ın vazgeçme ve yadsıma kuramına, ilkin yaşama istenci düşüncesini olumlayan bir felsefe ile ulaşılabilir.


Schopenhauer’ın Bilgi Öğretisi

Schopenhauer’ın Bilgi Öğretisi

14 Eylül 2018 Cuma

Schopenhauer’ın felsefesine, Kant felsefesi ile ilişkisini anlama noktasından hareketle girmek en uygun yol olabilir.

İstenç ve Tasarım (İdea) Olarak Dünya

İstenç ve Tasarım (İdea) Olarak Dünya

18 Eylül 2018 Salı

Schopenhauer’ın ünlü kitabı İstenç ve Tasarım Olarak Dünya şaşırtıcı bir açış tümcesi ile başlar: Dünya benim tasarımımdır.

Kötümserliğin Metafizik Nedeni

Kötümserliğin Metafizik Nedeni

19 Eylül 2018 Çarşamba

Bu noktadan başlayarak Schopenhauer’ın kötümserliğinin nedenini daha iyi anlamış olacağız.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi