Image

Ödev Etiği

Bileşik bir sözcük olarak deontolojik sözcüğünün antik Yunancada “ödev” anlamına gelen “deon” sözcüğünden türediği dikkate alınacak olursa Kant’ın ödev etiğinin deontolojik etik anlayışının en iyi örneği olmak bir tarafa onunla örtüştüğü bile söylenebilir. Aslında Kant’ın etiği Orta Çağın dinî etiğinin modern versiyonunu oluşturur. Çünkü o da, dinî etik gibi, evrensel bir ahlak yasasının varlığını kabul eder. O da etik açısından belirleyici olanın, sonuç yerine doğru eylem olduğunu dile getirir. Tıpkı dinî etik gibi, insanın birtakım ahlaki ödev veya yükümlülükleri olduğunu ima eden ödev etiği, doğru eylemi ödevden dolayı yapılan, ahlak yasasına uygun olan eylem olarak tanımlar.

Kant’ın ödev etiği dinî etikten sadece iki noktada farklılık gösterir. Bunlardan birincisi, dini etiğin insandan Tanrı tarafından gönderilen evrensel ahlak yasasına tam bir teslimiyet ile itaat etmesini istediği yerde, Kant’ın etiğinin temel kavramı özgürlüktür. İkinci olarak evrensel ahlak yasasının kaynağının dinî etikte Tanrı olduğu yerde, Kant’ın seküler ödev etiğinde ahlak yasası insandan türetilir. Gerçekten de Kant, biz insanların ahlaki olan şeyi yapmamız gerektiğini bildiğimiz zaman, doğallıkla onu yapabileceğimizi de bildiğimizi söyler. Böyle bir şey ise sadece özgür olduğumuz takdirde mümkün olabilir. Eylemde özgürlük, bizim kendimiz dışındaki herhangi bir şey tarafından belirlenmemiz ihtimalini dışta bırakır. Bununla birlikte o, keyfi, gelişigüzel veya rastlantısal davranış anlamına da gelmez. Kant açısından insan varlıklarının özgür olabilmelerinin tek yolu, eylemlerinin kendi öz doğalarına ait bir şey tarafından belirlenmesidir. Bu ise insan varlıklarının eylemlerinde birtakım doğal iyilerin peşine düşemeyecekleri, onların Tanrı’nın koyduğu yasaya itaat etmekle özgür olamayacakları anlamına gelir. Zira her iki durumda da insan kendi doğasına dışsal bir şey tarafından belirlenmiş olur. Demek ki insanın ahlaki ödev ya da yükümlülüklerinin bizzat kendisinin koymuş olduğu bir yasadan, bir ahlak yasasından çıkması gerekir.

Nitekim Kant, bu dünyada mutlak veya koşulsuz olarak iyi olan tek bir şey bulunduğunu öne sürer. Yarattığı sonuçlardan veya temin ettiği yarardan dolayı değil, sadece özü itibarıyla iyi olan bu biricik şeyi “iyi irade” olarak tanımlar. Onun bakış açısından, iyi irade gerçekte kişinin ödevini, o salt bir ödev olduğu için yapma motivasyonuna karşılık gelir. Ödev, ayırt edici karakterini, doğal eğilimlere olan karşıtlığından alır. Kant, bu yüzden doğal eğilimlere ilişkin bir bilginin ahlaka ve ahlaklılığa dair kavrayışımıza hiçbir katkısı olamayacağını öne sürer.

Gerçekten de Kant, insan varlığının birtakım yükümlülüklerinin olduğunu savunur. Bunlar, insan olmanın, akıl ve irade sahibi olmanın insana getirdiği ödev ya da yükümlülüklerdir. Bu yüzden, Kant ahlaki eylemi, ödevden dolayı yapılan eylem olarak tanımlar. Onun gözünde ödeve uygun eylem, ödevden kaynaklanmayan, doğal eğilimlerin sonucu olan eylem olabilir. Oysa ödevden dolayı olan eylem, bizzat insan iradesi tarafından konan ahlak yasasına duyulan saygının zorunluluğuyla gerçekleştirilen eylemdir. İşte bu yasa, insana sahip olduğu ahlaki değerini kazandırır. Demek ki Kant’ta ahlak yasası, insana sahip olabileceği anlam vedeğeri sağlayan şeydir. En önemli özelliği evrensellik olan ahlak yasası, aynen doğa yasası gibi, istisnasız herkes için buyuran bir yasadır. Fakat doğa yasalarına zorunlulukla tabi olunduğu yerde, insan ahlak yasasına isteyerek itaat eder; ona saygı yla eylemde bulunur. Kant’a göre, insanın eylemlerinin ahlaki bir değeri olacaksa, onların ahlak yasasından kaynaklanmaları, yasaya duyulan saygının eseri olmaları gerekir.

Kant, insanın iradesi ya da pratik aklının, ahlaki ödev ya da yükümlülüklerimizin formunu, eğilimleri ve duyguları hiç dikkate almadan belirleyebileceğini düşünüyordu. Ahlak yasasına uygun eylemde bulunmak ödevin bir gereği olduğu için ve ahlak yasası içeriğini arzu edilir sonuçlarla ilgili değerlendirmelerden alamayacağı ndan dolayı, geriye her durumda sadece kişinin eylemlerinin bizzat ahlak yasası idesine uyması formel koşulu kalmaktaydı. Kant işte bu koşul ya da talebe “kategorik buyruk” adını verdi. Ona göre, buyruklar, koşullu ve koşulsuz buyruklar diye ikiye ayrılır. Koşullu ya da hipotetik buyruk, örneğin “Tanrı katında karşı lığını görmek istiyorsan yoksula yardım etmelisin!” diyen buyruk türüdür. O, belli koşullar altında geçerli olan bir buyruktur. Çok daha önemlisi, bu buyruk türü, ahlaka uygun düşmeyen bir amaçaraç mantığını ifade eder. Örneğimizde, benim amacım, Tanrı’dan kendim için sevap elde etmektir. Buyruk, benim bu amaca erişmek için, yoksulu bir araç olarak kullanmamı söyler. Kant’a göre, hem bu yarar mantığı hem de yoksulun kişisel amacımın aracı haline getirilmesi durumu, koşullu buyruğun ahlaki bir emir olmasını engeller.

Oysa kategorik veya koşulsuz buyruk, belli bir eylem tarzını, arzu edilen herhangi bir sonuçtan bağımsız olarak emreden buyruktur. Başka bir deyişle, o, bize yerine getirmemiz gereken yükümlülüklerimizi bildirir. Kant, bu yasanın içeriğini bildirmez; koşulsuz buyruklarla, sadece onun formunu verir. Onun, bu formu üç şekilde verdiği söylenebilir. Buna göre, ahlak yasası ilk olarak şöyle formülleştirilir: “Öyle eylemde bulun ki eyleminin gerisindeki niyet ya da ilke herkes için geçerli evrensel bir yasa olsun!” Demek ki ahlak yasası her şeyden önce, tutarlı olma ilkesiyle evrenselleştirilebilirlik ilkesine dayanır. Buna göre, insanların eylemde bulunacakları sırada, eylemin gerisindeki niyeti ortaya koymaları gerekmektedir; insanlar bunu yaptıktan sonra, kendilerine bunun herkes için geçerli bir ahlak kuralı olup olamayacağını soracaklardır. Tembel bir adamın kendisine “yaşamak için, kısa olan bu ömrümde kendimi niye zahmete sokayım, ihtiyaç duyduğum şeyleri başka insanlardan çalsam olmaz mı?” diye sorduğunu varsayalım. Böyle biri niye 118 Felsefe Kant, insanın iki şey üzerinde kontrolü olmadığını söylüyordu: Eylemin sonuçlarıyla duyguları. Dahası duygular herkeste ortak değildi. Bu yüzden, ahlaklılığı akıldan türetme yoluna gitti. Kant’ın etiği, yapılması gerekenleri söylemez, bunun yerine ödevin formunu verir. Bunu etik formalizm olarak ifade etmekteyiz. Kant’ın ahlak yasasının veya kategorik buyruğun birinci formülasyonu, bütün kültürlerde var olan Altın Kural’ın özel bir versiyonunu oluşturur: “Sana yapılmasını istemediğin şeyleri sen de yapmamalısın!” tini herkes için geçerli bir ahlak kuralı haline getiremez çünkü bunu evrensel bir kural haline getirmeye çalıştığında, “Hiç kimse çalışmamalı, herkes ihtiyaç duydu ğu şeyleri başkalarından çalmalı!” demek durumunda kalır. Fakat hiç kimse çalışmazsa açıktır ki çalınacak şey de olmaz. İnsanlar böyle bir durumda nasıl yaşarlar? Kural kendi kendisiyle çelişir; o, bütün insanlara uygulanabilmesi imkânsız bir kuraldı r. Dolayısıyla, hırsızlık, ahlaki mülahazaları bir tarafa bıraksak bile, mantıklı değildir. O, dahası baştan sona ahlaksız bir eylemdir.

Kant söz konusu evrensellik özelliğini, ahlak yasasının ikinci formülünde biraz daha güçlü bir biçimde vurgular: “İraden, kendisini evrensel bir yasa koyucu olarak görsün!” Kant, insanların kendilerini asla bir istisna olarak görmemeleri gerektiğ ini söyler. İnsan, ona göre kendisi için geçerli olanın başka herkes için de geçerli olmasını istemelidir. Veya onun başka herkes için geçerli olanın, kendisi için de geçerli olmasını istemesi gerekir. Kant, ahlak yasasını üçüncü kez formülleştirirken “İnsanı, her zaman bir amaç olarak görecek şekilde eylemde bulun!” der. Her insan, onun gözünde, bir amaç olup en yüksek değere sahiptir. Bu yüzden, insanın, kendi kişisel amaçlarımızın aracı haline getirilmemesi gerekir. Çünkü biz araç olarak cansız varlıkları veya eşyaları kullanırız. İnsanı araç haline getirmek demek, onu eşya haline getirmek demektir. İnsana mutlak saygı isteyen Kant, onun araç haline getirilmesine şiddetle karşı çıkar.

Demek ki o, koşulsuz buyruğun son formülasyonunda, bütün ahlaki failler tarafı ndan paylaşılan aklın evrenselliği düşüncesini kullanır; buna göre, ahlaklılık insanları n akıl sahibi fail olma kapasitesine saygı göstermelerini ve başka insanlara ya da kişilere, bir araç olarak değil de kendi içlerinde birer amaç olarak muamele etmelerini gerektirir. Başka bir deyişle, “kişilere saygı” ilkesi benim başkalarını, hangi değerli amaç için olursa olsun, bir amacın aracı haline getirmeme izin vermez. Kant’ın anlayışının en fazla etki yapan yönünü meydana getiren bu anlayış, bütün insanların devredilemeyen, ortadan kaldırılamayan bazı temel ahlaki hakları olduğu genel düşüncesini yansıtır.

Kant’ın pek çok yönden önemsenen etiği, içeriksizliği nedeniyle eleştirilmiştir. O, yine aynı çerçeve içinde insanların sıklıkla yaşadıkları bir şey olarak ödev çatışmaları na bir çözüm getiremediği için eleştirilir. Ödev etiği, nihayet ahlaki fail veya özneyi, tarihsel ve sosyal bağlamından tamamen koparılmış, salt rasyonel bir temel üzerinde düşünen soyut bir benlik haline getirdiği, onun merhamet benzeri ahlaklı lığa yardımcı duygularını tamamen göz ardı ettiği için eleştirilmiştir.


Uygulamalı Etik

Uygulamalı Etik

15 Mart 2018 Perşembe

Etiğin, şimdiye kadar ele alınan teorik boyutu yanında, bir de uygulamalı boyutu vardır. Uygulamalı etik 1970’li yıllarda ortaya çıkmıştır.

Etik sözcüğünün kökeni ve anlamı nedir ?

Etik sözcüğünün kökeni ve anlamı nedir ?

10 Ekim 2015 Cumartesi

Etik sözcüğü köken olarak eski Yunanca bir sözcük olan ethos sözcüğünden gelir. Bu sözcüğün kökeninde ethika sözcüğü vardır. Buradaki ethika sözcüğü, ethos sözcüğünün çoğulu olan “ethe’ye ilişkin konular” anlamına gelmektedir. Ethos’un çoğulu olan ethe, en eski anlamıyla söylenirse, “canlı bir varlığın ‘mekân’ı, ‘hep gittiği, sığındığı yer’ anlamına” gelmektedir.

Normatif Etik - Erdem Etiği

Normatif Etik - Erdem Etiği

15 Şubat 2018 Perşembe

Erdem etiği, söz konusu iki etik anlayışına, yani teleolojik etikle deontolojik etiğe, esas olarak da yararcılıkla Kantçılığa gerçekten alternatif olan üçüncü bir etik teori meydana getirir.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi