Image

Sanat Teorileri

Filozofları estetik alanında en fazla meşgul eden konu, sanatın özünü ya da neliğini ortaya koyma, sanatsal yaratıcılığın mahiyetini belirleme, kısacası sanatı tanımlama konusu olmuştur. Nitekim Platon’dan günümüze kadar Filozofların sanatın genel karakteristiklerini belirlemek için yoğun bir çaba sarf ettiklerini söylemek mübalağa olmaz. Sanatı tanımlamaya yönelik bu girişimler ya da bu girişimlerin ürünü olan sanat kuramları, esas itibarıyla sanata yönelik iki ayrı yaklaşımın ifadesi olarak ortaya çıkar. Birinci yaklaşım, sanatı başka disiplinlerden ayıran bir özün var olduğunu, yani sanatı belirleyen asli birtakım özellikler bulunduğunu öne süren özcülüktür.

Özcü sanat anlayışı üç ana kategoriye ayrılır. Buna göre özcü teoriler sanatın özünü ya sanatsal faaliyette ya sanatçıda ya da sanat eserinde arar. Başka bir deyişle, bu kategorilerden her biri, sanatı tanımlayan üç ana unsur olarak temsil, ifade ve formdan biri üzerinde yoğunlaşır.  Özcü sanat teorilerinin birinci ana kategorisi, temsilin önemini vurgular. Bu mimetik, temsile dayalı sanat anlayışının en önemli savunucusu, sanatı mimesis ya da taklit olarak tanımlayan Platon olup söz konusu anlayış on sekizinci yüzyılın sonuna kadar devam eder. Bu teorilerin ikinci ana kategorisi, sanatın özünü genellikle ifadede, duyguların dışavurumunda bulur ve sanatı duygu iletişimi yoluyla tanımlar. On sekizinci yüzyıldan başlayarak ortaya çıkmaya başlayan ifadeci sanat anlayışının kapsamına, sanata duyguların katharsisi veya arınmasını temin etme gibi bir işlev yükleyen Aristoteles’i ve sanatta özsel olanın alımlayıcı tepkisi olduğunu öne süren Hume gibi Filozoflar da kısmen dâhil edebilir. Fakat bu sanat anlayışının en önemli temsilcileri daha ziyade romantiklerdir. Bu sanat telakkisinin kusursuz örneğini Benedetto Croce’de (l8661952) bulabiliriz. Yine on sekizinci yüzyıldan itibaren ama özellikle 20. yüzyılda sanatın özünü belirleme çabalarında, dikkatin odak noktasına soyutlama ve form geçer. Nitekim bu anlayışın en önemli temsilcisi olan İngiliz sanat eleştirmeni Clive Bell (18811964), “anlamlı formun” veya “formel yetkinliğin” sanatın yegâne özsel özelliği olduğunu öne sürmüştür. Söz konusu özcü teoriler, sanatta içselci bir yaklaşımı temsil eder, yani sanatın sadece estetik veya sanatsal unsurlar üzerinden tanımlanabileceğini savunur. Yirminci yüzyıla gelindiğinde, özcü yaklaşım önemli ölçüde son bulur. Daha doğru bir deyişle yirminci yüzyılın sanatı, onun özsel bir özelliği yoluyla tanımlama çabalarının ağır bir darbeyle karşılaştığı bir dönem olduğu söylenebilir.

Sanatta artık, özcülük karşıtı bir yaklaşım ya da anti-özcülük egemen olur. Sanatta antiözcülüğü besleyen iki önemli kaynak olmuştur. Bunlardan birincisi, analitik felsefedir. Nitekim bu felsefe geleneği içinde yer alan ünlü düşünür Wittgenstein, klasik ya da özcü sanat anlayışlarından hiçbirinin sanatı belirleyen bütün gerek ve yeter koşulları ifade edemediğini ve dolayısıyla, sanatın özünü ortaya koyamadığını belirtir. Bunun da en önemli nedeni, böyle bir özün olmaması ihtimali, hatta gerçeğidir. Yani Wittgenstein bazı sanat eserleri arasındaki belirgin benzerliklere rağmen, bütün sanatların veya tüm sanat eserlerinin hepsinin birden paylaştığı ortak hiçbir yön, gözlemlenebilir hiçbir özellik, ortak bir payda olmadığını ileri sürer.  Özcülüğe indirilen darbenin diğer ayağı ise sanat sosyolojisinde bulunur. Dilin kendisinin tarih içinde ortaya çıkmış kültürel bir ürün olduğu gözleminden hareket eden sosyolojik yaklaşım, sanat üzerine spekülasyonda bulunan Filozofların kendilerini kültürel bağlamdan ve tarihsel gelişmeden soyutladıklarını ileri sürer. Böylesi bir soyutlamanın sonucu olarak da evrensel bir geçerliliği ya da uygulaması olan bir sanatsal nesne, kategori, faaliyet ya da tutum bulunduğu varsayılır. Bu varsayım baştan sona hatalı bir varsayımdır. Bunun da nedeni sanatı tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamından soyutlayarak ele almanın ne mümkün ne de doğru olmasıdır. Sanatın geçmişinin sanatın şimdisini belirlediğini, onun ancak toplumsal bir zemin üzerinde anlaşılabileceğini dile getiren bu yaklaşımı, en iyi Marksist sanat görüşü, George Dickie tarafından ortaya konan kurumsal sanat anlayışı ve Arthur Danto tarafından geliştirilen tarihsel sanat teorisi ifade eder.


Estetik Femomenlerin Felsefesi Olarak Estetik

Estetik Femomenlerin Felsefesi Olarak Estetik

13 Ekim 2015 Salı

Gerçekten de estetiğin ana zemini veya temel bölümü, estetiğin kapsamı içinde kalan fenomenlere ilişkin derinlikli bir analizden meydana gelir.

Sanat Felsefesi ve Sanatların Sınıflandırılması

Sanat Felsefesi ve Sanatların Sınıflandırılması

6 Nisan 2017 Perşembe

Sanat felsefesi olarak estetik sanatları sınıflar, farklı sanat dallarını sanat olarak tanımlamayı mümkün kılan ortak bir sanat idesi ya da özün olup olmadığını, dolayısıyla sanatın tanımlanıp tanımlanamayacağını araştırır; sanatın ahlak ve hakikatle ilişkisi üzerinde durur.

Formalist Sanat Anlayışı

Formalist Sanat Anlayışı

5 Mart 2018 Pazartesi

Sanatın, mimetik sanat teorisinin ardından modern dönemdeki özgürleşme ya da özerkleşme sürecinde, bir başka önemli uğrağı da formalist sanat kuramını meydana getirir.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi