Image

Siyaset Sosyolojisine İlişkin Temel Kavramlar

Siyaset kavramı toplumsal ilişkilerimizin çok önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Çünkü bireysel veya grupsal olsun toplumsal davranışlarımızın belli bir siyasi boyutu vardır. Bununla birlikte, siyaset kavramının boyutlarının neler olduğu tartışmalı bir konudur. İlgili literatürde, siyasetin içeriğinin ne olduğuna ilişkin çok farklı görüşler öne sürülmüştür. Buna göre:

  • Hükümet etme sanatı olarak siyaset,
  • Kamusal hayat olarak siyaset,
  • Uzlaşma ve uyum (ya da çatışma) olarak siyaset,
  • Gücün ve kaynakların dağıtımı olarak siyaset (Türköne, 2005: 6-7).

Yukarıda belirtilen biçimleriyle siyaset olgusu farklı siyaset teorilerine göre ele alınmıştır. Ancak siyaset bilimi disiplini içerisindeki teorik değerlendirmelere göre ele alınan siyaset olgusu, sosyoloji disiplini tarafından bunların hepsini kapsamaktadır. Dahası toplumdaki diğer dinamikler ile ilişkileri, etkileşimleri bakımından da ele alınmaktadır. Siyaset olgusu insanlığın tarihi kadar eskidir. Ancak bugünkü anlamı ile siyaset terimi 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir (Duverger, 2002: 57).

Siyaset esasen Arapça kökenli bir sözcük ve “at eğitimi” anlamına gelirken, Yunanca kökenli “politika” ise “polis” kent devleti anlamından türetilen devlete ait işler anlamını taşımaktadır (Kışlalı, 2000: 17). Siyaset bugünkü kullanımı çerçevesinde Daver’e göre kısaca ülke, devlet, insan yönetimi olarak tanımlanabilir (Daver, 1993: 5).

Siyaset bilimi, Sosyoloji Sözlüğü’nde farklı türden siyasal sistemlerde iktidarı ve iktidarın dağılımını inceleyen bir akademik disiplin şeklinde tanımlanmıştır (Marshall, 1999: 666). Daha kapsayıcı bir tanımlama ise “siyasal otorite ile ilgili kurumları n ve bu kurumların oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan davranışların bilimi” olarak değerlendirilen tanımdır (Kışlalı, 2000: 19).

Siyaset sosyolojisi ise siyaset biliminden farklı olarak toplumların içindeki ya da aralarındaki güç dağılımlarının toplumsal neden ve sonuçları ile gücün (iktidarın) tahsis edilişinde değişimlere yol açan toplumsal ve siyasal çalışmalarla ilgilenen bir sosyoloji dalı olarak tanımlanmaktadır (Marshall, 1999: 667). Başka bir ifade ile “siyasal otoritenin kurumsal bir biçimde düzenlenmesini, siyasal otoritenin işlevlerini ve siyasal düzenin sosyal gelişmeler sonucu dönüşümünü” inceleyen sosyoloji alt dalıdır (Çelebi, 2003: 171). Siyaset bilimi daha çok yönetim aygıtları, kamu yönetimi mekanizmaları ile seçimler, kamuoyu, baskı grupları ve siyasal davranışla ilgilenirken, siyaset sosyolojisi ise siyasal olguların sosyolojik analizi ve daha çok siyaset, toplumsal yapılar, ideolojiler ve kültür arasındaki karşılıklı ilişkilerle ilgilenmektedir (Marshall, 1999: 667).

Siyaset sosyolojisi ile siyaset bilimi aynı olguyu, yani siyaset olgusunu farklı biçimlerle ve yöntemlerle ele alırlar. Siyaset sosyolojisi, siyaset olgusunu toplumdaki diğer toplumsal olgular, kurumlar ve süreçler içinde değerlendirirken, siyaset bilimi aynı olguyu diğer olgulardan soyutlayarak ele almaktadır (Vergin, 2004: 11). Kısaca siyaset sosyolojisi siyaset ile toplum arasındaki ilişkileri, etkileşimleri ele alan bir sosyoloji alt disiplinidir (Vergin, 2004: 12). Lipset (1959)’dan aktaran Sarı bay ise ayrımı şu biçimde ortaya koymaktadır: Siyaset bilimi kamu yönetimi ve yönetsel örgütlerin nasıl etkin kılınacağı ile ilgilenirken, siyaset sosyolojisi bürokrasinin baskı ve zorlama öğeleriyle ilgilenir (Sarıbay, 1998: 14). Sonuç itibariyle siyaset sosyolojisi genel olarak bireyler ya da toplum ile siyasal kurumlar arasındaki karşılıklı etkileşim ile ilgilenmektedir. Siyasetin toplumsal koşulları, siyasetin toplumda meydana gelen diğer olaylar tarafından nasıl etkilendiği, siyasetin toplumsal olayları nasıl etkilediği, siyasetin diğer toplumsal olgularla ve kurumlarla ilişkisi açısından ele alınmaktadır.

Gündelik yaşamda kullandığımız dil içerisinde bazı kavramlar birbiri ile yer değiştiren anlamlara göndermede bulunarak kullanılmaktadır. Bu yüzden iktidar, otorite, meşruiyet gibi kavramlar bazen karıştırılmaktadır.

Çoğu zaman iktidar ile otorite, otorite ile otoriter kavramları anlamları açısından birbirlerinin yerine geçebilmektedir. Oysa her birinin farklı bağlamlarda değişik anlamları bulunmaktadır. Dolayısıyla sosyolojik anlamı bakımından iktidar/güç kavramının farklı göndermeleri bulunmaktadır. İktidar kavramı siyasal alana ilişkin bir kavram olmasına karşın toplumsal tabakalaşma sistemlerinde, toplumsal cinsiyet mekanizmalarında, bireysel ilişkilerde varolan bir olgudur. Başka bir ifadeyle iktidar sosyolojik anlama sahip bir kavram olarak sosyolojide son derece analitik bir değere sahiptir. Çünkü iktidar yalnızca siyasal alanla sınırlı bir çerçevede düşünülmemelidir. Günlük yaşantıda, bireylerarası ilişkilerde, toplumdaki hiyerarşik ilişkilerin birçoğunda iktidar örnekleri ile karşılaşmaktayız. Richard Sennett’in bu konudaki örneği şu şekildedir: Çoğu zaman ‘otorite’ ile ‘iktidar’ sözcükleri eşanlamlı olarak kullanılır. Örneğin, “bir hükümet görevlisi belirli işte otoritesini kullanamadı” dediğimiz zaman olduğu gibi otorite ile iktidar farklı anlamlarda kullanılır. İngilizcede ‘otorite’ [authority] sözcüğünün kökeni ‘yazar’dır [author]; yani otorite, üretkenliği çağrıştırır. Bununla birlikte, ‘otoriter’ sözcüğü, baskıcı bir kişiyi ya da sistemi tanımlamakta kullanılır (Sennett, 2005: 26).

İktidar (power) ya da güç kavramı aslında bir toplumsal ilişkidir. Bozkurt’un tanımlamasına göre “iktidar bir kişinin (ya da grubun), diğerlerinin davranışlarını kontrol etmesini ifade eden bir toplumsal ilişkidir” (Bozkurt, 2006: 214). Ancak iktidar tanımlamalarında genellikle karşılıklı bir ilişki olduğu varsayılır. Bu bazen tek taraşı bir ilişki olabilmektedir; bazen bir kişi ya da grup diğerleri üzerinde sınırsız bir güç ve kontrol mekanizmasına sahip olabilir ya da diğerleri bu iktidarın farkında değildir. Dolayısıyla iktidar ilişkisi siyasal alanla sınırlı bir kavram değildir. İktidar toplumsal ilişkilerin tümünde görülebilen, ebeveyn ile çocuklar, öğretmen ve öğ renciler, kadın ve erkek, patron ve işçi vb. arasında görülebilen bir ilişki biçimidir. Zira iktidar rıza ya da onaylama ihtiyacı içinde olmayabilir. Bu nedenle iktidar bu anlamda keyfince gücü elinde bulunduran taraf olarak gerektiğinde şiddet, zor kullanabilir. İktidar insanlar tarafından sahip olunan dönüşümsel kapasitedir. Güç ise “bireylerin ya da grupların kendi çıkarlarının ya da düşüncelerinin dikkate alınmasını, başkaları buna direnseler bile, sağlayabilme yeteneği”dir (Giddens, 2005: 418).

İktidar Max Weber’in tanımlamasına göre bir kişinin ya da bir grubun toplumsal eylemlerinde kendi arzularını eyleme katılan başkalarının karşı koymaları durumunda bile gerçekleştirme durumudur (Haralambos vd., 2004: 540). Bu tanıma göre aslında toplumda herhangi bir konuda eyleme geçerken iktidar olan bir kişi ya da grup toplumun tümünü karşısına alabilme gücünü barındırmaktadır. İktidar kimi durumlarda herhangi bir toplumsal eylem karşısında öyle bir pozisyon alır ki herkese ve her şeye rağmen eylem için gerekeni yerine getirir. Çünkü iktidar karar alabilme iradesine ve aldığı kararları başkalarının varlığına ve direncine rağmen uygulayabilme potansiyeline sahiptir. Başka bir tanıma göre iktidar, “başkalarını etkileme ve kontrol edebilme yeteneği”dir (Daver, 1993: 100). Bu tanımdan hareketle toplumda bireylerin bazen yapmak istemedikleri bir şeyi yerine getirmek durumunda kaldıkları durumlar olabilmektedir. Bazen öğrenciler devam zorunluluğu olsa bile derse gelmek istemezler ancak yoklamada devamsızlıktan kalma gibi bir yaptı rım karşısında öğrenciler ilgili derse devam etmek zorunda kalırlar. Benzer şekilde belli bir yaşa gelindiğinde askere gitme zorunluluğu vardır; vergi yükümlülerinin vergilerini ödemeleri gerekmektedir. İşte bu gibi durumlarda bir iktidar ya da güç unsuru, olası dirençlere karşı belli bir yaptırım gücüne sahiptir. İktidar “birey ya da grupların kendi düşüncelerini ve çıkarlarını başkalarına kabul ettirebilme iradesidir. İktidar başkaları bu iradeyi ve gündemi kabul etmese, bu iradeye dirense bile her koşulda kendi çıkarlarını ya da düşüncesini ısrarla savunmayı ve bunun için her yola başvurabilmeyi gerektirir. Bu kimi zaman zor kullanımını bile içerebilir” (Çelebi, 2003: 177). Tam da bu noktada iktidar ve otorite birbirinden ayrılmaktadır.

Paternalizm, baba ile çocuğu arasında olduğu varsayılan ilişkideki gibi, siyasi iktidarın, kendi başının çaresine bakamazlarmış gibi, vatandaşlarının iyiliğine olacak şekilde hareket etmesi olarak tanımlanabilir (Yayla, 2004: 185). Paternalist bir toplumda erkek egemenliği vardır; bu egemenlik erkeklerin simgesel koruyucu, müsamahasız yargıç ve güçlü kişi olarak babalık rollerine dayanmaktadır (Sennett, 2005: 63). Paternalizm daha çok otoriter rejimlerde ya da demokrasi kültürünün çokça yerleşemediği toplumlarda görülebilen bir özelliktir. Türkiye’de de siyasal kültürde devletin “baba”, bazı karizmatik/geleneksel otoriteye sahip liderlerin “baba” portresi çizmeleri bu nedenledir. Diğer bir ifade ile “baba devlet anlayışı” olarak değerlendirilebilecek paternalizm kavramı Türkiye’deki siyasal kültürü anlamak açısından son derece önemli bir kavramdır.

Otorite siyasal anlamda hükümetin meşru güç kullanımıdır (Giddens, 2005: 418). Bu tanımda meşruiyet unsuru ön plana çıkmaktadır. Çünkü herhangi bir iktidarın meşruiyeti o iktidarın güç kullanımını meşru kılar ya da meşruiyetini zedeler. Meşruiyet ise “bir hükümetin otoritesine boyun eğenlerin buna rıza göstermeleri”dir (Giddens, 2005: s. 418). Toplumda herhangi bir iktidara karşı meşruiyetin olmaması ya da varolan meşruiyetin zedelenmesi durumlarında, özellikle günümüz modern toplumlarında meşruiyet krizi yaşanmaktadır. Modern demokrasilerde meşru olmayan bir iktidara karşı toplumsal muhalefet, modern toplumun tüm baskı ve kontrol gruplarından oluşan, devreye girerek iktidarın olası zor kullanımına ve yaptırımlarına karşı durabilmektedir. Bir iktidar ya da hükümet yasalar çerçevesinde, demokratik seçim ölçütlerine göre işbaşına gelebilir ve toplumsal meşruiyetini, toplum vicdanındaki yerini yitirdiği noktada ise yerini bir başkasına devredebilir. Ancak yasallık durumu kimi otoriter, teokratik rejimlerde, diktatörlüklerde söz konusu olmayabilir. İktidarın sağlanması ve sürekliliğin kazanılması noktasında iktidarların meşru olduklarına dair kullandıkları araçlar vardır. Buna göre bir iktidarın kamu vicdanında tutunması, saygı görmesi sağlanmalıdır. Teokratik rejimlerde iktidarın kaynağı ve meşruiyeti ilahi bir güce dayanır, askeri yönetimlerde zora, baskıya ve güce, demokratik rejimlerde ise seçimlere dayanmaktadır.

Weber’e göre otorite itaat yoluyla istikrarın sağlanabildiği hiyerarşik bir ilişkidir. Diğer bir ifade ile “bir kişinin iradesini başkalarının davranışlarına uygulayabilme gücüdür; ancak bu uygulamada gücün meşruiyeti hakkındaki inanç son derece önemlidir (Bozkurt, 2006: 168), zira otorite diğer anlamı itibari ile meşru iktidardır. “Meşru otorite devletin belli kural ve usuller çerçevesinde çalışıp çalışmadığını gösterir. Meşruluk, hem devlet iktidarına itaati gerektirir hem de bu itaatin zora dayalı olmaktan çok yönetilenlerin onayıyla olduğuna işaret eder. Bir otorite, belirli bir hiyerarşiye dayandığı ve çalıştığı ölçüde meşrudur. Ama otorite meşruluğunu, yalnızca hiyerarşik özelliğinden almaz. Otoriteyi meşru kılan, aynı zamanda hitap ettiği kesimlerin itaatini de talep ediyor olmasıdır” (Çelebi, 2003: 172). Bu karşılıklı rızayı gerektiren bir durumdur. Otoritenin talep ettiği itaat karşılığında hitap edilen kesimin kazanımlarının olması gerekmektedir.

Otorite Tipleri

Weber otoriteyi ideal tip (Aron, 2000: 411413) kavramıyla açıklamaktadır. Buna göre Weber üç otorite tipinden bahsetmektedir:

  1. Geleneksel otorite: Güçotorite ilişkisi bağlamında gelenek, görenek ve inançlara dayalı otorite tipidir. İktidar sahibinin otoritesinin meşruiyetini toplumdaki geleneklerden ve inançlardan aldığı kabul edilir. Toplumlar kalıtsal ayrıcalıklar temelinde algılanır (Sennett, 2005: 29), otorite kaynağını ve meşruiyetini toplumda kutsal atfedilen gelenekler, görenekler ve yerleşik inançlardan almaktadır, geçmişe dayalıdır, sosyal yaşamı yönlendiren kurallar ile siyasal birliği var eden kurallar birbirinin aynısıdır (Çelebi, 2003: 172), klan ve kabile toplumlarında görülebilen bir otorite tipidir, genellikle patriyarkal (babadan oğula miras yoluyla geçen otorite) ve patrimonyal (belli bir hanedan ailesinde paylaşılan otorite) sistemlerde görülür, toplumsal düzenin zor ya da ağır değiştiği toplumlarda görülmektedir. Ortaçağ Avrupasında görülen feodal toplum özelliklerinin baskın olduğu toplumlarda geleneksel otorite görülmüştür. Bugün hala modern devlet yapısının varolduğu bazı toplumlarda kraliyet ailesinin toplumda sembolik olsa da geleneksel otoriteyi temsil etmeyi sürdürdüğünü söylemek mümkündür.
  2. Karizmatik otorite: Güçotorite ilişkisi çerçevesinde iktidar meşruiyetini liderin olağanüstü olduğuna inanılan niteliklerinden kaynaklanan otorite tipidir. Yönetilenler liderde kutsallık ve kahramanlık özellikleri arar. Karizmatik otoriteye sahip liderler kitleleri etki altına alabilme ve peşinden sürükleme yeteneğine sahiptirler (Kapani, 2007: 99). Bu otorite tipi “bir müritler topluluğunun bir bireyin kutsallığına ya da kahramanca gücüne ya da örnek alınacak bir kişi oluşuna ve onun ortaya koyduğu ya da yarattığı düzene olağandışı biçimde kendine adayışına” dayalıdır (Sennett, 2005: 2930), siyasal önderin olağanüstü kişisel özelliklerinden ve toplumun öndere duyduğu güven, saygı ve hayranlıktan doğar, önder kitlelere neye ve ne biçimde itaat etmeleri gerektiğini söyler, kitleler öndere duydukları güven ölçüsünde, onun sözlerini yasa kabul eder ve buna uyarlar, (Çelebi, 2003: 172), karizmatik liderin kişisel otoritesi geleneklerle çelişebilir, genellikle toplumlardaki kaotik zamanlarda, umutsuzlukların arttığı dönemlerde ortaya çıkmaktadır. Karizmatik otorite tipine en uygun örneklerden birisi hiç süphesiz Mustafa Kemal Atatürk’tür. Zira Atatürk sözü edilen özelliklerin hemen hemen tamamını taşımaktadır. Fransız lider Napolyon da tarihte karizmatik otorite sahibi kişiliklerdendir.
  3. Yasalakılcı otorite: Güçotorite ilişkisi ekseninde iktidar yönetme gücünü rasyonel aklın belirlediği yasalardan alırlar. Yasalakılcı otoriteye sahip yöneticilerin iktidara geliş biçimleri ve yetkileri rasyonel normlarla (anayasa ve kanunlarla) açıkça belirtilmişlerdir (Kapani, 2007: 98). Bu otorite tipi “kuralların yasallığına ve bu kurallara göre yönetimi elinde tutanların emir verme hakkına inanmaya” dayanmaktadır (Sennett, 2005: 29), emir komuta zincirinde yer alan kişiler, belirli usullere uygun olarak seçilmişlerdir; emir verme yetkilerini düzenleyen genel usul ve kurallarla bağlıdırlar (Çelebi, 2003: 172173), iktidarın ve otoritenin kaynağı akıl ve kurallardır, hem yönetenler hem de yönetilenler yani emir verenler ve emir alanlar aynı kurallara tabidirler, emir veren kişiler bu kuralların belirlediği şekillere göre atanırlar, diğer otorite tiplerinden farklı olarak kişisel ya da geleneksel değerlerden ziyade yasalakılcı kurallara itaat söz konusudur. Günümüzde modern ulusdevletlerde, hukuk devletlerinde bürokratik yapıya sahip devletlerde görülen aslında yasalakılcı otoritedir.

Weber’in ideal tip analizine dayandırarak ayrımlaştırdığı otorite tiplerinden yasal akılcı otorite gelişmiş modern, demokratik ulusdevletlerde görülmekle birlikte, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde geleneksel ve karizmatik otorite tipleri bazen ayrı, bazen de birlikte görülebilmektedir. 20. yüzyılda sosyal bilim düşüncesinde etkili olmuş isimlerden birisi olan Michel Foucault’a göre iktidar yalnızca devletin, toplum üzerindeki yönetsel iradesi ile sınırlı değildir. Foucault’a göre iktidar her yerdedir. Foucault’da iktidar kavramı daha çok bilgi ile ilişkili bir durumdur. İktidar ve bilgi birbiriyle ilişkilidir ve biri diğerini üreten bir konumdadır. Devletin iktidarının yaygınlaşması/genişlemesi toplum hakkındaki malumatı ve toplum üzerindeki kontrolü artıran farklı bilgi türlerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Laiklik en yaygın tanımıyla din ve devlet işlerinin ayrılması olsa da bundan daha fazla bir anlama sahiptir. Laiklik aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğü unsurunu da içermektedir. Ancak bir toplumda din ve vicdan özgürlüğü sağlanmış olsa da laiklik olmayabilir. Bu bağlamda “laik toplum düzeni, bütün din ve inançtan insanların, eşit koşullarla aynı kurallara uymak durumunda bulundukları, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzenidir” (Kışlalı, 1993: 62). Bir kavram olarak laiklik 19. yüzyıl Fransız anayasal pratiğinden ortaya çıkmış ve devletin herhangi bir dini mezhep ve sınıfa dayanmamasının gereğine işaret etmektedir (Mardin, 2005: 35). Laiklik günümüzün çağdaş toplumsal düzenleri için vazgeçilmez unsurlardan birisini oluşturmaktadır. Dine dayalı devlet yapısından demokratik devlet yapısına geçerken dinin devlet içindeki rolü sınırlandırılmıştır. Din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra, akla ve bilime duyulan güvenin bir sonucu olarak laiklik, çağdaş toplumların ilerleyebilmeleri için, toplumsal barışın sağlanabilmesi ve korunabilmesi için bir gereklilik hâline gelmiştir. Modern demokrasilerde laiklik ilkesi ile iktidarlar gücünü ve meşruiyetini geleneksel otorite kaynağı olarak görülen kutsal kitaplardan değil, halkın iradesinden almaktadır. Laiklik bu nedenle günümüz modern toplumlarında siyasetin merkezinde yer alan çok önemli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira laiklik kimi devletlerde sorun olabilmekte ve siyasetin, iktidarların en önemli mücadele alanlarından birisini oluşturabilmektedir.

Devlet insanlık tarihi kadar eski bir kurum değildir. Tarih içerisinde devletsiz yaşamış toplumlar da görülmüştür. Antik Yunan’da ve Roma’da, eski Mısır’da devletin varlığından söz edilebilse de devlet ancak modern toplumların olmazsa olmaz bürokratik yapılarını ortaya koydukları bir örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Devlet; liberal teorisyenlere göre işlevsel olarak, Marksist teorisyenlere göre sınıfsal temelli olarak açıklansa da her iki yaklaşıma göre de devlet evrimci bir bakış açısı içinde avcıtoplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişle birlikte kan bağına dayanan akrabalık ilişkilerinin ortaya çıkması ve kabile hayatının yaygınlık kazanması ile zaman içinde karmaşıklaşan toplumsal ilişkilerin düzenlenmesi ihtiyacından doğmuştur (Sarıbay, 1998: 146). Buna göre devlet “amacı, toplumsal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan; belli bir toprak parçası (ülke) üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan herşey üzerinde nihai meşru kontrole (otoriteye) sahip; siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış bir organizasyondur (Daver, 1993: 166). Daver’in bu teknik tanımı aslında siyaset bilimi perspektifini taşımaktadır. Kışlalı’nın devlet tanımı ise “dışa ve içe karşı toplum adına hareket edebilen, bu amaçla güç kullanabilen, toprağı ve insanıyla birlikte tüm bir ülkeyi temsil eden, onun simgesi olan bir kurumdur” (Kışlalı, 2000: 105). Aslında sosyolojik olarak değerlendirildiğinde bir kurum olarak devletin soyut bir algısının olduğunu söylemek mümkündür. Devlet gücü ile, elinde bulundurduğu baskı unsurları ve araçları ile somut varlığından söz edebildiğimiz bir kuruma dönüşmektedir. Sosyolojik bir kurum olarak devlet çağdaş insan toplumlarında en büyük örgütlenmedir ve insanların ilişkilerini düzenleyen bir kurumdur (Özkalp, 1998: 246). Sosyolojide yer alan farklı bakış açılarına göre devlete ilişkin değerlendirmeler de farklılık göstermiştir. Devlet toplumdaki kaos ortamlarında ve durumlarında istenen bir kurum iken, örneğin liberal devlet anlayışında toplum yaşamına daha az müdahele eden bir devlet olgusundan söz edilmektedir.

Weber’in üzerinde uzlaşma sağlanan devlet tanımı “belirli bir toprak parçası üzerinde fiziksel gücün kullanımını meşru olarak tekelinde bulunduran insan topluluğu”dur (Haralambos vd., 2004: 541). Bu tanımdan yola çıkan Giddens’e göre ise devlet “belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan, yasal sisteme dayanan ve politikalarını yürütmek için askeri güç kullanma yeteneğinde olan (bir parlamento ya da kongre gibi kurumların yanında kamu görevlilerinin de dahil olduğu) bir siyasal aygıt bulunduğunda vardır” (Giddens, 2005: 419). Giddens’ın bu tanımı bugün içinde yaşadığımız dönemde en sıklıkla görülen ulusdevlet biçimine uymaktadır. Ancak çağımızdan önce ve hatta çağımızda farklı devlet biçimlerinin olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Weber’in devlet tanımından hareket edersek devletlerde yasa yapıcı bir hükümetin, yönetsel kararların alındığı bürokratik bir yapının, yasaların uygulamaya konmasında etkili bir polis gücünün, dış tehditler den korumaya yarayan askeri birliklerin varlığından söz etmek mümkündür (Haralambos vd., 2004: 541). Ancak bugün çoğu modern ulusdevlette bu klasik kurumsal iş bölümünün yanı sıra devletin, özellikle refah devleti uygulamalarının birer parçası olan kurumların taşıyıcısı konumundaki sağlık, eğitim hizmetlerinin de önemli unsurlar olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Otoriter devlet güçlü bir kişi ya da grubun yönetimi olarak tanımlanabilir. Genellikle toplumsal meşruiyetten yoksun diktatörlükler/oligarşiler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Çoğunlukla baskı aracılığı ile toplumsal düzen sağlanmaya çalışılır. Otoriter devlet tipinde her türlü muhalefet yasaklanmış ve bastırılmıştır. Modernleşme yolunda geride kalmış ülkelerde askeri diktatörlükler şeklinde görülmektedir (Bozkurt, 2006: 223224).

Totaliter devlet toplumdaki tüm kurumları denetim altına alarak kendini var eden bir devlet tipidir. Toplumsal meşruiyetten yoksundur. Toplumsal düzeni sağlayabilmek için her türlü şiddet ve korku unsuru kullanılabilir. Yönetilenler üzerinde tam bir denetim kurulmuştur. Kamusal ve özel alan ayrımı ortadan kaldırılmıştır. Toplumsal alandaki her şey kontrol altında tutulmaktadır. En belirgin örneği Nazi Almanyası’dır (Bozkurt, 2006: 224).

Demokrasi 20. yüzyılın en önemli kavramlarından bir tanesidir. Her ne kadar kökeni itibariyle Antik Yunan’a dayansa da demokrasinin yayılımı ancak 20. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bugün dünya ölçeğinde demokratik toplumların bu denli yaygın olması, çağımız toplumlarının koşullarına en uygun yönetim biçimi olarak değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Demokrasi en genel kabul edilmiş tanımı itibariyle “halkın kendi kendisini yönetmesi” anlamını (Çelebi, 2003: 188) barı ndırmakla birlikte halkın kim olduğu noktasında ve demokrasinin işleyişi konusunda belirsizlikler vardır. Demokrasi bugünkü çağdaş anlamını Antik Yunan’daki demokrasi anlayışından aldığı mirasa ek olarak 1789 Fransız Devrimi’nin sonucu olarak ortaya çıkan özgürlük, eşitlik, adalet ve kardeşlik ilkelerinden hareket eden yeni yurttaşlık tanımı ile almıştır. Ayrıca Giddens’ın vurguladığı gibi demokrasi salt yönetim biçimi ya da siyaset alanı içinde ele alınan bir olgu olmasının yanı sıra toplumun tüm katmanlarını kapsayan, geniş yayılımı çerçevesinde ele alınması gereken bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır (Giddens, 2005: 420). Bu bağlamda ise “demokrasi genellikle, politik eşitliği sağlamak, bağımsızlık ve özgürlüğü korumak, ortak çıkarları savunmak, vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamak, kişilerin ahlaki gelişimini desteklemek ve herkesin çıkarını göz önünde bulunduran etkili kararları almaya imkan sağlamak için en uygun politik sistem olarak” değerlendirilir (Held, 1996’dan akt. Giddens, 2005: 420).

Demokrasinin günümüzde farklı biçimleri söz konusudur. Buna göre iki ana grupta demokratik anlayışın varolduğunu söyleyebiliriz:

  1. Katılımcı demokrasi: İlkesel olarak nüfusun daha az görüldüğü, her yurttaşın karar süreçlerinde aktif olarak yer alabildiği yönetim biçimidir. Antik Yunan’daki nüfusun göreli olarak daha az bir bölümünün yurttaş olarak kabul edildiği dönemlerde katılımcı demokrasinin ilk örneğini görmekteyiz. Ancak günümüzde katılımcı demokrasinin anlamı değişmiştir. Günümüz toplumlarında nüfusun yoğun olduğu düşünüldüğünde katılımcı demokrasinin imkânsızlığı anlaşılacaktır. Kimi zaman hükümetlerin diğer siyasal organlar ile ya da toplumun genelinde yaşanabilecek bir rahatsızlık veya anlaşmazlık durumunda bazen doğrudan halkoyuna başvurduğu referandumlar aracılığı ile görüş aldığı durumlarda katılımcı demokrasiden bahsedebiliriz. Ancak burada, yurttaş ihtilaşı durumdaki konuya ilişkin görüşünü genellikle “evet” ya da “hayır” seçeneğinin ötesinde belirtemez. Bu bakımdan ideal anlamda bir katılımcı demokrasi örneği olduğunu söylemek güçtür. Oysa günümüzde çağdaş demokratik kültüre sahip olan toplumlarda, katılımcı demokrasi anlayışı belirli aralıklarla yapılan seçimlerde, bireylerin salt oy davranışı ile benimsenen karar alma süreçleriyle sınırlı değildir. Bireyler bundan daha fazlasının farkındadır. Yani toplum sivil toplum kuruluşları, siyasal ve toplumsal baskı grupları (sendikalar, meslek odaları/birlikleri, medya vb.) gibi siyasal sürece doğrudan etki edebilecek bir güçtür.

Temsili demokrasi ya da liberal demokrasi: Temsili demokrasi ise katılımcı demokrasinin günümüz toplum koşullarında en başat olarak nüfus fazlalığının engel olduğu doğrudan katılımı imkânsızlaştıcı koşullarından dolayı önemlidir. Zira temsili demokraside “bir topluluğu etkileyen kararların, topluluğun üyelerinin bütünü tarafından değil ama bu amaç için onların seçtiği insanlar tarafından alındığı bir politik” yapının varolduğunu söylemek mümkündür (Giddens, 2005: s. 420). Demokrasinin yerleşmesi, kişi hak ve özgürlüklerinin, bireylerin örgütlenme, seçme ve seçilme haklarının güvence altına alınmasını sağlayan anayasal hukuk devletinin varlığı ile mümkün olmuştur. Siyasal sistemin taşıyıcısı ise belirli bir kişi ya da grup değil, genellikle anayasal sistemin izin verdiği siyasal partiler aracılığı ile iktidarın belli bir süre ile belli kurallara bağlı olarak kullanım hakkının devredilmesidir (Çelebi, 2003: 190). Bu çerçevede Giddens’a göre “seçmenlerin iki ya da daha fazla sayıdaki partiler arasından seçim yapabildikleri ve yetişkin nüfusun tamamının seçme hakkının olduğu ülkeler” liberal demokrasiler olarak tanımlanabilmektedir (Giddens, 2005: 421). Temsili demokrasilerde seçimler, özgür bir kamuoyunun varlığı, yasama, yürütme ve yargı erklerinin paylaşımı ilkesel olarak bulunmak durumundadır. Temsili demokrasi her ne kadar üzerinde tartışmalar olsa da artık günümüzde siyasetin vazgeçilmez bir unsuru hâline gelmiştir.

Demokrasi bugün için çoğunluk konumunda bulunanların yarın azınlık olabileceğini, sadece çoğunluğun çıkarlarının temsil edilmediği, aynı zamanda azınlık haklarının da yasalarca güvence altına alındığı ve temsil edildiği bir yönetim biçimidir (Touraine, 2004: 30).


Toplumsal Değişmeyi Etkileyen Faktörler

Toplumsal Değişmeyi Etkileyen Faktörler

8 Haziran 2018 Cuma

Toplumsal değişmeyi etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Bu faktörlerin bir kısmı, diğerlerinden daha fazla belirleyici role sahip olmasına rağmen hepsi de birbirleriyle ilişkilidir.

Sosyolojide Bilimlerin Sınıflandırılması

Sosyolojide Bilimlerin Sınıflandırılması

10 Nisan 2017 Pazartesi

Bilimleri, en temel düzeyde matematik bilimler ve pozitif bilimler şeklinde ikiye ayırmak mümkündür. Matematik bilimler, matematik ve mantıktan oluşur. Matematik gözlenebilir ve nesnel bir bilimdir çünkü matematik kavramların hareket noktası gözlemdir ve simgeledikleri varlıklar da soyut olsalar da nesnel gerçekliklerdir.

SOSYOLOJİK ARAŞTIRMALARDA YÖNTEM VE TEKNİKLER

SOSYOLOJİK ARAŞTIRMALARDA YÖNTEM VE TEKNİKLER

26 Ocak 2018 Cuma

Sosyal bilimlerde Pozitivist, Yorumlayıcı ve Eleştirel yaklaşım olmak üzere üç temel yaklaşım vardır.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi