Image

Sosyal Gelişimi Açıklamaya Yönelik Kuramlar

Kuram, sistemli bir biçimde düzenlenmiş, birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar ve ilkeler bütünüdür. Kuram, bir takım ilkelerden yola çıkarak gerçekliği açıklamaya çalışan kavramsal bir çerçeve sunar. Kuramın ortaya koydu ğu önermeler görgül (ampirik) araştırmalar ile test edilebilir. Sosyal gelişime dair kuramların belli başlıları Psikanalitik Kuram, Davranışçılık ve Soysal Öğrenme Kuramı, Bilişsel Gelişim Kuramı, Etolojik Kuram ile Ekolojik Sistemler Kuramı’dır.

Psikanalitik Kuram

Psikoseksüel Gelişim Kuramı

Sosyal ve kişilik gelişimiyle ilgili çalışmalarda önemli etkisi olan kuramlardan biri psikanalitik kuramdır. Sigmund Freud (1910) tarafından geliştirilen psikanalitik kuram, insanın, çoğunlukla farkında olmadığı dürtüler ve çatışmalarla hareket eden bir varlık olduğunu varsayar. Bu anlamda psikanalitik kuram, insan davranışlarını anlamada bilinçaltı süreçlerin önemine vurgu yapar. Freud’a göre insan, Eros ve Thanatos olmak üzere iki temel dürtüyle dünyaya gelmektedir. Eros ya da yaşam içgüdüsü, yeme, içme, cinsellik gibi yaşamı devem ettirmeye yarayacak bedensel bütün ihtiyaçları karşılayan aktiviteleri yönetir ve hayatta kalmayı sağlar. Thanatos, ölüm içgüdüsü ise dövüşme, öldürme, mazoşizm (kendine acı ve zarar verme) gibi davranışlarla ifade edilen yok edici bir güçtür.

Freud gelişimi, içgüdüsel enerjinin organizasyonu ve yönlendirilişindeki değişim olarak görür. Geliştirdiği Psikoseksüel Gelişim Kuramında enerjiyi, cinsel enerji (libido) olarak tanımlar. Çocuğun yaşı ilerledikçe bu enerji yer değiştirir ve bedenin farklı bölümlerinde yoğunlaşır. Bu bölgelerin birinden diğerine geçiş ile yeni bir gelişim dönemi başlamaktadır. Çocuklar, oral (01 yaş), anal (13 yaş), fallik (3-6 yaş), gizil (6-13 yaş) ve genital (13-19 yaş) olmak üzere beş ayrı gelişimsel dönemden geçerler. Ancak Freud’a göre gelişim, üçüncü dönem olan fallik dönemin sonunda esas şeklini almaktadır.

Freud, çocuğun her bir psikoseksüel gelişim dönemini başarıyla tamamlayabilmesinde ebeveynlerin önemli rol oynadıklarına inanır. Gelişim sürecinin sağlıklı ilerleyebilmesine engel olan iki temel olumsuz süreç vardır: engellenme ve aşırı doyum. Psikoseksüel Gelişim Kuram’ına göre, belli bir dönemde belli bir bölgede engellenme ya da aşırı doyum yaşayan çocuk daha sonraları o bölgeyle ilgili aşırı faaliyet ya da takılma gösterebilir. Örneğin ilk yılda, ağız bölgesindeki faaliyetlerle (örn. süt emme, emzik veya parmak emme) ilgili engellenme veya aşırı doyum yaşayan bir bebek, yetişkin yaşamında tırnak yeme, sigara içme, yeme bozukluğu gibi bir oral takıntıya sahip olabilir. Kurama göre, her ikisi de olumsuz olmakla birlikte, bebek için o yaş döneminde önemli olan deneyimin katı şekilde engellenmesi, aşırı doyurulmasından daha güçlü takılmalara yol açacaktır. Freud’un burada vurgusu erken yaşlardaki deneyimlerin yıllarca bizimle olacağı ve yetişkinlikteki ilgileri, tutumları ve kişilik özelliklerini kuvvetle etkileyeceğidir. Fakat görgül araştırmalar bu görüşü desteklememektedir (bkz. Crews, 1996).

Freud (1933), çocuğun kişilik gelişimini üç farklı yapı içinde tanımlar: id (dürtü), ego (rasyonel) ve süperego (ahlak). İd, doğuştan var olan ve yeni doğan bebeğin biyolojik içgüdülerini doyurma fonksiyonu bulunan yapıdır. Bebek içgüdüsel dürtülerle donanmış olarak dünyaya gelir. Bu dürtüler yani id, bilinçsizce ve irrasyonel şekilde işler. Bebek, hem açlık, susuzluk gibi fiziksel hem de duygusal uyarılma gibi psikolojik ihtiyaçlara sahiptir. Aç olduğunda ya da altını ıslattığında, bu ihtiyaçları giderilene kadar mızmızlanıp ağlar. Bebek geliştikçe id’den ego ve süperego ortaya çıkar. Ego, kişiliğin bilinçli, rasyonel kısmını oluşturur. Ego’nun işlevi, içgüdülerin rasyonel bir biçimde doyumunu sağlamaktır. Ego’su olgunlaştıkça çocuk irrasyonel id’ini kontrol etmeyi ve kendi başına ihtiyaçlarını gerçekçi bir şekilde karşılamanın yollarını bulmayı öğrenir. Örneğin, aç çocuk ağlayıp bağırmak yerine, yiyeceğe nasıl ulaşabileceğini düşünüp mantıklı bir yol bulabilir (annesini arayıp onunla yiyeceği temin etme gibi). En son gelişen kişilik yapısı süperego’dur. Süperego, çocuğun hareketlerine rehber olan ahlak kurallarından oluşur ve gerçek anlamda bir içsel denetçidir. Süperego’nun gelişimiyle, çocuk ebeveynlerinin (özellikle hemcins ebeveyninin) ahlaki standart ve değerlerini içselleştirir; bu 3-6 yaşları arasında olur. Süperego’nun gelişimi, önemli bir süreçle, içselleştirme süreciyle çok yakından bağlantılıdır. İçselleştirme (yani toplumsal değer ve davranışları kendisininmiş gibi benimseme) süreci tamamlandığında, çocuk doğruyanlış arasındaki farkları kendiliğinden bilir, bir yetişkinin gözetimi olmaksızın gerekli ahlaki davranışları gösterir hâle gelir. Bunu yapması, vicdan gelişimi ve ona bağlı olarak ortaya çıkan ahlaki duygular, suçluluk ve utanç, sayesinde olur. Suçluluk ve utanç duyguları içsel ceza mekanizmasıdır; bunların gelişmiş olması dışsal bir yaptırıma gerek bırakmaz. Çocuk, ihlal davranışlarının farkına kendiliğinden varır ve etik olmayan hareketlerinden vicdanı sebebiyle kaçınır. Özetle, vicdan ve içselleştirme gibi önemli gelişimsel süreçlerden süperego sorumludur ve 3-6 yaşlarındaki ebeveynçocuk ilişkisi süperego’nun gelişiminde çok etkilidir.

Psikososyal Gelişim Kuramı

Psikanalitik kuramdan hareketle Psikososyal Gelişim Kuramını oluşturan Erik H. Erikson (1963), sosyal gelişim araştırmalarında önemli bir yere sahiptir. Erikson kuramında, her ne kadar Freud’un pek çok fikrini kabul etse de, klasik psikanalitk kuramdan üç önemli noktada ayrışır. Erikson (1963) çocuğun, pasif biyolojik dürtülerin esiri olan ve ebeveynleri tarafından şekillendirilen bir varlık değil, çevresine nasıl uyum sağlayacağını araştıran, meraklı, aktif bir araştırmacı olduğunu savunur. Çocuk, her bir gelişim döneminin gerekliliklerine başarıyla uyum göstermek ve normal gelişimi tamamlamak için sosyal gerçeklerle baş etmek zorundadır. İkinci fark, Freud’a kıyasla Erikson cinsel dürtülere daha az, sosyal ve kültürel etkilere daha fazla vurgu yapar. Gelişimi, içsel dürtüler ve dışsal (kültürelsosyal) talepler arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak görür. Üçüncü fark, Erikson’a göre gelişim tüm yaşam boyu devam eder. Erikson, insanın yaşamı boyunca sekiz temel kriz ya da çatışmadan geçtiğine inanmaktadır. Her yeni gelişim döneminde, kişi yeni talepler ve ilişkilerle karşılaştığında yeni bir ikilem ya da çatışma ortaya çıkar. Kişi, tutarlı ve kalıcı bir kimlik duygusu geliştirebilmek için tüm yaşamı kapsayan bu sekiz dönemdeki farklı meseleleri başarıyla çözmek zorundadır.

Sosyal gelişim literatüründe, Erikson’ın Psikososyal Gelişim Kuramı, Freud’un Psikoseksüel Gelişim Kuram’ına göre daha çok kabul görmektedir. Bunun sebeplerinden biri, Erikson’ın, kuramında insanların rasyonel ve uyumlu doğasına vurgu yapması ve her bir gelişim dönemi için deneyimlendiği gözlemlenebilen sosyal çatışma ve kişisel ikilemler tanımlamasıdır. Bir diğeri, yaşamdaki temel sosyal meselelerin pek çoğunun (örn. bebeklikte duygusal gelişim, çocuklukta kendilikkavramı gelişimi, ergenlikte kimlik gelişimi gibi), Erikson’ın psikososyal gelişim dönemlerinde yer bulmasıdır. Ancak Erikson’ın kuramı gelişimin niçin ve nasıl gerçekleştiğini açıklamada muğlak ve yetersiz kaldığı için eleştirilmiştir. Kalıcı bir kimlik geliştirmek için ergen ne tür deneyimler yaşamalıdır? Özerklik ve girişkenlik için güven duygusu niçin önemlidir? Erikson’ın kuramı, gelişimsel süreçleri anlamaya dair bu gibi önemli soruların cevabında açıklayıcı değil, esasen betimleyicidir.

Davranışçılık ve Sosyal Öğrenme Kuramları

Davranışçılık Kuramı

Psikanalitik kuramın bilinçaltı süreçlerle ilgili vurgusuna karşın, davranışçılık gözlenebilen davranışlara odaklanan bir kuram olarak ortaya çıkmıştır. Öğrenme bakış açısı ya da davranışçılık, ilk olarak John B. Watson (1913) tarafından ortaya atılmıştır. Davranışçılığın temel prensibine göre insan gelişimi, dışsal uyarıcılar ile gözlenebilen tepkiler (alışkanlıklar) arasındaki iyi öğrenilmiş bağların sonucudur. Bu anlamda davranışçılık, gözlenen davranışların azalması ya da çoğalmasına sebep olan mekanizma olarak pekiştirme kavramını sunar. Pekiştirme, bir davranışın gelecekte tekrarlanma olasılığını veya sıklığını artıran ya da azaltan, o davranışı takip eden ödül veya ceza olarak tanımlanmaktadır. Ödül, bir davranış sonucunda hoş bir uyarıcının elde edilmesi ya da nahoş bir uyarıcının ortadan kalkmasıdır. Ceza ise bir davranış sonucunda hoş bir uyarıcının geri çekilmesi ya da nahoş bir uyarıcının verilmesidir. Davranışçı kurama göre ödül, davranışın gelecekte yapılma sıklığını artırır, ceza ise davranışın sıklığını azaltır.

Watson, bebekleri sosyal deneyimler sonucu alışkanlıklar geliştiren boş levhalar (doğuştan getirdiği herhangi bir bilgi ve becerisi olmayan varlıklar) şeklinde görür. Uygun bir eğitimle toplumun istediği gibi bireylerin yaratılabileceğini savunur. Watson’ın şu söylemi davranışçı yaklaşımdaki anlayışı en iddialı şekilde ortaya koymaktadır:

“Bana sağlıklı bir düzine çocuk verin, onları ailesel özellikleri, ırkları ve cinsiyetlerine bakmadan istediğiniz meslekte insanlar hâline getirebilir, onları doktor, avukat, tamirci, hatta hırsız veya dilenci bile yapabilirim.”

Watson, korku, öfke ve sevgiyi, üzerine davranışların inşa edildiği reşeksler olarak görür ve bu duyguların olumlu ya da olumsuz davranışlara dönüşmesinden ebeveynleri sorumlu tutar. Watson’ın yaklaşımı bilimsel olmakla birlikte, karmaşık gelişim süreçlerini açıklamada yetersizdir. Keza bu yaklaşım, görünmeyen hiçbir şeyin bilimsel olarak çalışılamayacağını, dolayısıyla psikoloji araştırmalarına konu oluşturmaması gerektiğini savunmuş, değer, düşünce gibi soyut kavramların uzun süre literatürde atıl kalmasına yol açmıştır.

Edimsel Öğrenme Kuramı

Davranışçı yaklaşıma katkı getiren bir başka kuramcı B. F. Skinner’dir. Skinner (1953), çalışmalarını hayvanlarla yapmış ve bulgularının çoğunu insanlara genellemiştir. Skinner (1953) gelişimi, çocuğun davranışlarını takip eden ceza ve ödüller tarafından pasif olarak şekillenmiş edimsel öğrenme mekanizmaları ile açıklar. Edimsel koşullamada, kişi bir davranışta bulunur ve bunun çevrede yarattığı etki (olumlu veya olumsuz), bireyin söz konusu davranışı daha sonra ne sıklıkla gerçekleştireceğ ine etki eder. Bir başka deyişle, davranış, sonuçları tarafından kontrol edilir. İstenmeyen davranışları ortadan kaldırmak için de aynı prensibe dayanan davranış değiştirme tekniği kullanılır.

1960’lı yıllarda psikoloji araştırmalarındaki “bilişsel devrim”, davranışçılık akımının sadece gözlenebilen davranışların incelenmesi gerektiği önermesine karşı çıkmıştır. Bilişsel yaklaşıma göre zihnimiz, güdü, niyet, yargı, tutum, inanç ve değerlerimize temel oluşturur. Dolayısıyla davranışı anlayabilmek için bilişi incelemek gerekir. Davranışın sadece gözleme izin veren belirgin unsurlarının incelenmesi, o davranışın doğasıyla ilgili bilgilerin sadece küçük bir parçasını anlayabilmemizi sağlayacaktır.

Sosyal Öğrenme Kuramı

Sosyal Öğrenme Kuramı, sosyal davranış gelişimini açıklarken öğrenme ilkelerinin yanı sıra düşünme, yorumlama gibi çeşitli bilişsel unsurların önemine vurgu yapan bir kuramdır. Bu kuramın en önemli isimlerinden biri Alfred Bandura’dır. Bandura (1977), hayvanların aksine, insanların bilgiyi aktif şekilde işlediklerini ve bu sayede davranış ve sonuçları arasındaki ilişkiyi düşünebildiklerini söyler. Davranış ve sonuçları arasındaki ilişkiyi düşünebilme özelliklerinden dolayı, insanların hareketlerinde çoğu zaman gerçekte ne deneyimlediklerinden ziyade ne düşündükleri etkilidir.

Davranışa dair düşüncenin önemine yaptığı vurguyla bağlantılı olarak, Sosyal Öğrenme Kuramı, pekiştireçlerin (veya cezanın) sadece dışsal değil, içsel de olabileceğini önerir. Kişinin kendi hareketlerinin yine kendinde yarattığı sonuçlar önemlidir. İşi tamamladığı zaman alacağı paradan çok, işi en iyi şekilde yapmanın hazzı kişiyi güdüler. Bu bakış, davranışı kontrol etmek için dışsal pekiştirme ve cezanın neden her zaman işe yaramadığını açıklamaktadır.

Bandura, sosyal durumlardaki öğrenmelerin büyük ölçüde taklitle gerçekleştiğini de önerir. Özellikle çocukların yeni sosyal davranışları öğrenmeleri, önemli bireylerin (örn. ebeveyn, öğretmen, arkadaş) davranışlarını gözlemlemeleri ve model almalarıyla olur. Gözlem, gözlenen davranışı ve bunun olası sonuçlarını öğretir. Davranış ve sonuçları başkasında gözlemlediği için bu öğrenmenin mekanizması dolaylı pekiştirmedir. Anlaşmazlık durumunda, annebabasının sorunu bağırarak ve kavga ederek çözdüğünü gören çocuk, kendisi akranlarıyla çatışma yaşadığında benzer stratejilere başvuracak, kavga ederek sorununu çözmeye çalışacaktır. Benzer şekilde, sıkıştığında ebeveyninin yalan söyleyerek sorunu çözebildiğini gören çocuk, kendisi de gerektiğinde aynı davranışı gösterecektir. Dolaylı pekiştirme, sadece canlı modellerden değil, sembolik modellerden de olur (örn. televizyon, roman kahramanları). Bandura’ya göre, gözleyerek öğrenmenin meydana gelebilmesi için aşağıdaki koşulların sağlanmış olması gerekir:

  • Dikkat: Taklit edilecek modelin, kişinin dikkatini çekmiş bir model olması.
  • Hatırda tutma: Davranışın kodlanıp hatırda tutulması.
  • Motor üretim: Taklit edilen hareketi doğru yapabilmek için gerekli motor becerilere sahip olma.
  • Pekiştirme ve güdüsel süreç: Davranışın performans olarak ortaya çıkması için ya başkası tarafından pekiştirilmesi ya da bireyin kendi kendini pekiştirmesi.

Klasik öğrenme kuramcılarından farklı olarak Bandura, çocukları kendi gelişimlerine çok yönlü katkılar getiren aktif katılımcılar olarak görür. Bandura, Watson’ın çevresel tayin edicilik kavramı yerine, çocukların gelişimlerini etkileyençevreyi yaratmada etkili olduğunu savunduğu karşılıklı tayin edicilik ilkesini benimser. Buna göre, sosyal gelişim kişi (K), davranışı (D) ve çevresi (Ç) arasındaki etkileşimleri yansıtmaktadır). Örneğin, çocuk arkadaşına saldırarak istediği oyuncağı elde ettiğinde, oyuncağa sahip olmak memnuniyet verici bir sonuç olarak çocuğun saldırgan davranışını pekiştirir. Bu sonuç aynı zamanda, saldırgan davranışa maruz kalan akranın da çocuğu zorba olarak görmesine ve ileride saldırgan davranışlarıyla baş etmeye çalışmamasına sebep olabilir. Özetle, sosyal öğrenme kuramı, çocuğun aktif şekilde şekillendirdiği çevresinin, kendi gelişimine etki ettiğini önermektedir.

Sosyal Öğrenme Kuramının, sosyal gelişimi anlamadaki yeri önemlidir. Bandura’nın araştırmaları özellikle saldırganlığın öğrenilmesinde dolaylı pekiştirmenin etkisini ortaya koymuştur. Cinsiyet rolleri, şiddet, sosyal çatışma çözme becerisi, olumlu sosyal davranışlar, aile içi roller, konuşma biçimi vb. pek çok farklı özelliğin gelişiminde sosyal öğrenme önemli bir mekanizmadır. Öte yandan, Sosyal Öğrenme Kuramı, öğrenme ve gelişimde olgunlaşma ve biyolojiden çok, çevresel ve sosyal faktörlerin sorumlu olduğunu iddia eder ki bu, kuramın bireyin kendine has genetik mirasını azımsadığı eleştirisini getirmiştir.

Bilişsel Gelişim Kuramı

Jean Piaget (1932, 1952), gelişim psikologu ve genetik epistemolog olarak kendini bilginin kökenini incelemeye adamıştır. Çalışmaları insanların nasıl düşündüğü, dünyaya nasıl baktığı ve nasıl algıladığına odaklanır. Piaget biyoloji, felsefe ve psikoloji bilimlerine temellendirdiği bilişsel gelişim kuramında, çocukların aktif şekilde etkileşerek ve bu etkileşimler üzerinde düşünerek dünya hakkındaki bilgileri nasıl yapılandırdığına dair önermelerde bulunmuştur.

Piaget, çocukların ne kadar bilip ne kadar düşündüklerinden çok, nasıl düşündükleriyle ilgilenir. Örneğin, çocuğun renkleri bilmesinden çok, onları açıktan koyuya doğru sıralaması önemlidir. Piaget, bir dönem kuramcısıdır ve gelişimi bir dizi değişmez sıra içinde açıklar. Bilişsel gelişim kuramında, gittikçe karmaşıklaşan düşünce sistemlerinin kazanılmasından söz eder. Çocuk deneyerek, keşfederek, manipüle ederek kendisi için anlamlı bir çevre yaratmaya ve bu süreç içinde daha zengin ve ileri yapılar oluşturarak bu yapılar sayesinde dünyayı anlamaya çalışır. Piaget, dönemlerin genetik koda bağlı olmadığını ancak biyolojik eğilimlere bağlı bir süreç içinde çocuk tarafından yapılandırıldığına inanır. Gelişme ne içsel olgunlaşmayla ne de dıştan, yetişkinlerden gelen öğretmelerle ortaya çıkar. Çocuk, gittikçe daha ayrıştırılmış ve daha karmaşık bilişsel yapıları kendi hareketleriyle organize ederek aktif bir yapılandırma süreci içinde gelişir.

Her ne kadar Piaget, çocukların sayı, uzay, zaman, nedensellik, mantık gibi kavramları nasıl geliştirdiklerine dair çalışmaları ile bilinse de ahlaki yargılama, iletişim, sosyal bilgi gelişimi ve akranların gelişimi besleyici rolleri konusunda da önemli incelemeleri ve önermeleri vardır. Piaget sosyal çatışma, oyun kuralları ve sosyal kurallar hakkındaki bilgiler, otorite, özerklik ve adalet kavramları gibi konularda çocuklarla kapsamlı görüşme ve gözlemler yapmıştır. Bu araştırmaları sonucunda ahlaki yargı kuramını geliştirmiştir. Bu kuramda Piaget, çocukların eşitlik ve hakçalık anlayışlarının ve sosyal dünyaya dair bilişlerinin akran etkileşimi yoluyla geliştiğini, akran çatışmasının çocuğun bakış açısı (perspektif) alma, uzlaşı ve karşılıklı sosyal alış veriş için olanaklar sunduğunu savunur. Çocuğun özellikle erken yaşlardaki sosyal etkileşimi önemlidir; örneğin, hakçalığın ne olduğuyla ilgili muhakeme orta çocukluk dönemine kadar gelişir. Sosyal kararlarla (paylaşma, işbirliği, başkalarına zarar vermeden kaçınma, çatışma çözme stratejileri vb.) ilgili zihinsel şemalar ise 510 yaş arasında dramatik şekilde değişmektedir.

Piaget’nin kuramının temel yapısı, sosyal gelişimin evrensel olduğu yönündedir. Davranış (örn. paylaşma ve işbirliği) toplumlarda farklı şekillerde sergilenebilir ama temelleri aynıdır. Sosyal becerilerin kazanılmasıyla ilgili odak noktası, yetişkin çocuk etkileşiminden ziyade akrançocuk etkileşimidir. Yetişkinçocuk etkileşimi bir kültürden diğerine büyük çeşitlilik gösterebilir ancak akrançocuk etkileşimi karşılıklılık ve işbirliğine dayanır ki bu hâliyle evrenseldir. Bilişsel gelişim kuramının bu önermesi farklı kültürlerde incelenmiş ve sosyal gelişime dair bilgimizi ileriye götüren araştırmaları tetiklemiştir.

Diğer Kuramlar

Etolojik Kuram

Etoloji, evrim süreçlerinin türe özgü davranışları nasıl şekillendirdiğini inceleyen bilim dalıdır. Buna bağlı olarak, etolojik kuram, insan davranışının biyolojik temellerine vurgu yapar. Etologlar da, Freud gibi, erken deneyimlerin önemli olduğuna inanırlar. Etolojik yaklaşıma göre, bazı davranışların gelişimi için “kritik dönem”ler vardır. Kritik dönem, gelişen organizmanın, yaşam evresinin kısa bir parçasında çevredeki spesifik etkilere benzersiz şekilde açık ve duyarlı olduğu dönem olarak tanımlanır. Organizma anılan kritik dönemde bu önemli çevresel unsura maruz kalmazsa gelişim için şart olan deneyim oluşmayacak, organizmanın gelişimi geri döndürülemez şekilde olumsuz etkilenecektir. Bununla ilintili olan bir başka kavram “hassas dönem” kavramıdır. Hassas dönem, belli beceri ve davranışların ortaya çıkması için kişinin özellikle belli çevresel etkilere daha duyarlı olduğu zaman dilimini anlatır. Kişi bu çevresel unsurlara hassas dönemde maruz kalmazsa sağlıklı gelişimi bundan olumsuz etkilenecek ama bu geri döndürülmez olmayacaktır. Bu önemli çevresel unsurlara başka bir zaman diliminde maruz kalma, daha az olmakla birlikte etkili olacak, bireyin gelişimini şekillendirecektir. Kritik dönem kavramı, hayvan gelişimini açıklamada geçerliyken, hassas dönem, insan gelişimini açıklamada çok daha doğru bir tanımlamadır.

Etologlar, insan yavrusunun, hayatta kalmasını ve normal gelişimini destekleyici önceden programlanmış pek çok davranış sergilediğine inanmaktadırlar. John Bowlby (1969), bu yaklaşıma dayanarak Bağlanma Kuramını geliştirmiştir. Bağlanma kuramı, Freud’un görüşünden esinlenerek ilk yaşlardaki ebeveynçocuk ilişkisinin sosyal ve duygusal gelişim için çok önemli olduğunu önermiş, bunun gelecekteki ilişkilere de etki ettiğini savunmuştur. Bağlanma Kuramı, ünitenin ileriki bölümlerinde anlatılmaktadır.

Ekolojik Sistemler Kuramı

Urie Bronfenbrenner’in (1979) Ekolojik Sistemler Kuramı, farklı çevresel unsurlara, bu unsurların etkileşimlerine ve çocuk gelişimine doğrudan ve dolaylı etkilerine odaklanır. Ekolojik Sistem Modeli’nde çocuğun gelişimini etkileyen çevresel bağlamlar, iç içe geçen kaplar gibi küçükten büyüğe doğru sıralanan beş sistem hal

kası ile tanımlanır. Çocuğun içinde olduğu halka’’mikrosistem’dir. Burada aile, okul, yaşanılan yakın çevredeki akran ve oyun ortamları gibi çocuğun çok zaman geçirdiği bağlamlar yer alır. Mikrosistem, çocuğun gelişiminde en fazla etkiye sahiptir. ‘Mezosistem’, mikrosistemde yer alan farklı gelişimsel bağlamların birbirleriyle ilişkisini anlatır. Çocuk için en anlamlı bağlamlar arasındaki ilişkiler, çocuğun gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Örneğin, aileokul arasındaki iletişim, iki bağlamdaki değer ve davranış beklentilerinin uyum içinde olması, bir bağlamda öğrenilen davranışların diğer ortamlara da aktarılması mezosisteme örnek olarak verilebilir. ‘Eksosistem’, çocuğun içinde yer aldığı bir sistem değildir ama çocuğun mikrosistemindeki işleyişiyle ilişkilidir. Aile bireylerinin iş yerleri (örn. ebeveynin çalışma koşulları, iş yerinde yaşadığı stres), sağlık hizmetleri (bunların yaygınlığı, aile için hizmetin ulaşılabilirliği), ekosistemdeki bazı yapılardır. Çocuğa en uzak olan ‘Makrosistem’de kültürel değerler, inanç sistemleri, ideoloji ve gelenekler yer almaktadır. Halkaların hepsini içine alan ‘kronosistem’ ise yaşanılan zaman dilimini, o yaşam dilimini betimleyen özellik ve olayları (sanayileşme devrimi dönemi, çiçek çocuklar dönemi, bilgisayar çağı vb.) anlatır. Tüm bu sistemler arasında karşılıklı bir etki vardır. Bronfenbrenner, sonraları kuramını revize etmiş, yeni Biyoekolojik Model’inde, tüm sistemin ortasında olan ve farklı ekolojilerle etkileşen çocuğun mizaç gibi biyolojik temelli özelliklerine de yer vermiştir (Bronfenbrenner ve Ceci, 1994).

Bronfenbrenner’in kuramı, gelişimi açıklamada çevresel etkilerin birbirleriyle ve çocukla etkileşerek gelişimi nasıl etkilediğine dair detaylı analizler sunmakta, bu yönüyle çocuk ve ergen gelişimini destekleme programlarının içeriğine yönelik yararlı bilgiler ortaya koymaktadır.


Algı

Algı

26 Haziran 2018 Salı

İnsan beyni dış dünyaya duyu sistemleri olan görme, işitme, koku, dokunma ve tat vasıtasıyla bağlanmaktadır.

Dikkat

Dikkat

3 Temmuz 2018 Salı

Dikkat bilgi işlem sırasında zihinsel kaynakların kuullanılması olarak kısaca tanımlanabilir. Dikkat bilgi işlem açısından genel olarak iki şekilde ele alınmaktadır.

Psikolojide Yaklaşımlar

Psikolojide Yaklaşımlar

20 Eylül 2016 Salı

Resme bakın. Ne görüyorsunuz? Eğer beyaz kısma odaklanırsanız figür olarak bir vazo, eğer siyah kısma odaklanırsanız figür olarak birbirine bakan iki yüz görürsünüz. Yani aynı objenin neresine odaklandığınıza göre, ne gördüğünüz değişebilir. Her ikisi de doğru algılardır. Psikolojide de bu şekilde aynı davranışı değişik bakış açılarından çalışan yaklaşımlar (perspektif) vardır. Bu yaklaşımlar,sadece sorulan soruları değil, veri toplama yöntemlerini de etkiler.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi