Image

Sosyal Psikoloji

Issız bir adaya düştüğünüzü hayal edin – tek başınıza ve de hiçbir kaçıp kurtulma şansı olmadan. Ya da muhtemel bir felaketin dünyada sizden başka hiç kimseyi canlı bırakmadığını... Son olarak bir de şunu düşünelim: Sihirli bir güç size her türlü arzunuzun bir şekilde yerine getirileceği her istediğinizi gönlünüzce gerçekleştirebileceğiniz bir varoluş vaad ediyor. Ancak bir şartla: Bu varoluşta başka insanlara yer yok. Seçer miydiniz?

Böylesi senaryoları cazip bulmamanın ötesinde hayal etmekte dahi zorlanıyorsak bunun sebebi hayat dediğimiz şeyin en merkezinde başka insanların duruyor olmasıdır. Varoluşun çarklarını döndüren, maddi ve manevi ihtiyaçlarımızı tatmin ederek hayatta kalmamızı sağlayan, iyisiyle kötüsüyle yaşam serüvenini bizim için anlamlı kılan şey başkalarının varlığıdır. Vaktimizin çoğunu başka insanlarla çevrili, onlarla doğrudan etkileşimde geçiririz. Yalnızken gerçekleştirdiğimiz eylemler bile (kitap okumak, televizyon seyretmek, müzik dinlemek gibi) sıklıkla başka insanların izlerini, emeğini taşır, bizi başkalarının dünyasına sokar. Gün içinde zihnimizi defalarca başka insanlara kaymış buluruz: Tanıdıklarımızın, tanımadıklarımızın, kimi zamansa kitap ya da dizi karakteri gibi hayal mahsulü kişilerin yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını, yapmadıkları şeyleri neden yapmadıklarını anlamaya çalışırız. Hayatın her anında ve her alanında, yakınlarımızın ve ait olduğumuz kültürün içselleştirdiğimiz sesi zihnimizin içeriğini etkiler. Kısacası, duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı şekillendirmede başka insanların muazzam bir rolü vardır. Sosyal psikoloji işte tam olarak bu rolü bilimsel yöntemi kullanarak anlamak maksadını güder – insanı, özellikle de başka insanlarla ilişkileri bağlamında anlamaya çalışır. Bu anlamda, hayatın insana dair her yönü hakkında söyleyecek sözü olan çok geniş ve zengin bir bilim dalıdır.

Sosyal Psikolojinin Kısa Tarihi

İnsanı anlama çabası felsefe ve edebiyat kadar eski olsa da sosyal psikolojinin akademik bir disiplin olarak ortaya çıkışı on dokuzuncu yüzyılın sonlarına, psikolojinin bir bilim olarak doğmasının hemen akabine denk düşüyor. Bilhassa grup davranışlarını ve grupların insanlar üzerindeki etkisini tahlil etmeye meraklı psikologlar, 1930’lara gelene kadar sosyal psikolojiyi Avrupa ve Amerika’da genç bir bilim dalı olarak kabul ettirdiler. Alanın tarihçesini biçimlendiren en önemli olaylardan biri, Hitler Almanya’sından kaçan çok sayıda sosyal psikologun 1930 ve 40’lı yıllarda Amerika’ya yerleşip buradaki üniversitelerde başarılı çalışmalarda bulunması oldu. Keza Avrupa’yı kasıp kavuran Nazizm ve Faşizm akımlarının psikolojik kökenlerini anlama arzusu ve İkinci Dünya Savaşı’nın gerekleri (savaş propagandası, insanları daha tutumlu olmaya ikna etme çabaları gibi) bu dönemde alanın sorduğu sorular üzerinde etkili oldu. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda sosyal psikoloji hızla büyüdü, üniversitelerde sosyal psikoloji kürsüleri yaygınlaştı, sosyal psikoloji dergileri, konferansları, sosyal psikologların ait olduğu mesleki örgütler sayıca çok arttı. Bugün sosyal psikoloji psikolojinin değişik alt dalları içinde en dinamik olanlarından biridir ve sosyal psikologlar – dinden politikaya, aşktan önyargı ya, saldırganlıktan işbirliğine – insana dair akla gelebilecek her konuyu anlayıp anlatmaya çalışırlar.

Sosyal Psikolojinin İki Temel İlkesi

Sosyal psikologlara çalışmalarında insan doğasına dair bazı temel varsayımlar eşlik ve rehberlik eder. Bunlardan ilki insanların dünyayı olduğu gibi değil, kendi oldukları gibi gördükleridir. İçinde yaşadığımız gerçekliği algılayışımızda dışarıdaki objektif dünya kadar kendi benliğimizin (ve benliğimizi tanımlayan, bizi biz yapan her şeyin: kişilik özelliklerimiz, zekâ düzeyimiz, geçmiş deneyimlerimiz, korkularımız, hayallerimizin...) de rolü vardır. Eğer öyle olmasaydı, eğer herkesin dünyayı ve yaşananları algılayışı birbiriyle örtüşseydi, fikir ayrılığı diye bir şey olmazdı. Aynı filmi, aynı maçı, aynı tartışma programını beraber seyrettiğiniz arkadaşlarınızın sizden nasıl bu kadar farklı şeyler görmüş, algılamış olabileceğine şaşmazdınız. Görüş ayrılıkları ve onlardan kaynaklanan tartışmalar olmazdı belki ama doğrusu hayat da bir hayli sıkıcı bir yer olurdu.

Sosyal psikologların kendilerine düstur kabul ettikleri ikinci bir ilkeyse sosyal etkinin çok yaygın ve güçlü olduğudur. Başka bir deyişle, neredeyse her duygu, düşünce ve davranışımızda başka insanların izi vardır. Grup içinde ya da insanlarla birebir iletişim hâlindeyken bunu görmek, başkalarından etkilendiğimizin ve onları etkilediğimizin farkına varmak daha kolaydır. Ama sosyal etkinin gücü elbette yalnızca insanlarla bir arada olduğumuz anların çok ötesindedir. Yakınlarımız, içinde büyüdüğümüz ortam, ait olduğumuz gruplar ve genel olarak bizi çevreleyen kültür gerçeklik algımızı şekillendirmede benzersiz bir rol oynar. Balıkların derya içinde olup da deryayı bilmemeleri gibi, biz de çoğu zaman dahil olduğumuz sosyokültürel çevrenin üzerimizdeki etkisini bilinçli bir şekilde hissetmeyiz. Bu etkinin ayırdına varmak bazen kendi dilimizin, kültürümüzün, alışık olduğumuz hayatın sınırlarından uzaklaşmayı gerektirir.

İnsanlar Ne İster?

Yaptığımız şeyleri neden yapıyoruz? Düşündüğümüz şeyleri neden düşünüyor, hissettiğimiz şeyleri neden hissediyor, söylediğimiz sözleri neden söylüyoruz? Bunlar muhakkak ki kolayca cevaplanacak sorular değildir ve farklı yaklaşımlar, farklı analiz düzeyleri bizi farklı açıklamalara götürecektir. Ama sosyal psikologlara göre, eylemlerimizin psikolojik kökenlerine inip baktığımızda sıklıkla aşağıdaki üç güdüden birini ya da birkaçını teşhis edebiliriz:

1) Hayatımız üzerinde hakimiyet sahibi olmak: Bu güdü bizi kendimizi, başkalarını ve hayatın bizimle alakalı kısımlarını en doğru biçimde anlamaya ve bu bilgiyi kendi lehimize kullanıp hayatta arzuladığımız noktalara gelmemizi sağlamaya sevk eder. Kendimizi yetersiz, aciz, bir şekilde başarısız hissettiğimizde rahatsız ve mutsuz oluyorsak bunun sebebi bu güdüdür. Başımıza gelen olayları anlamlandıramadığımızda, sebeplerini kendimize açıklayamadığımızda tedirginlik hissediyorsak sorumlusu yine bu güdüdür. Hayatımızda hakimiyet hissinin eksikliği – bizi doğrudan etkileyen kararlar üzerinde söz hakkımızın, kontrolümüzün olmadığı, hayatın pasif bir izleyicisi olduğumuz hissi – ciddi bir kaygı ve stres kaynağı olduğu gibi sağlığımız için de büyük bir tehdittir.

2) Sevmek, sevilmek, ait olmak: Başkalarıyla yakın ilişkiler içinde olmak, onlardan kabul ve kıymet görmek, güvenmek ve güvenilmek en temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasındadır. Bu sebepten, mutluluğumuzu da mutsuzluğumuzu da belirlemekte başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerin etkisi büyüktür. Kendimizi reddedilmiş, dışlanmış, yalnız hissetmek her zaman acı vericidir. İnsani bağlara duyduğumuz ihtiyaç öylesine büyüktür ki araştırmalar kronikleşmiş yalnızlık hissinin fiziksel sağlığı tehdit ettiğini, zengin ilişki ağlarının içinde olmanın ise ömrü uzattığını göstermektedir.

3) Benliğimizi değerli görmek: Hepimiz kendimiz hakkında iyi hissetmek isteriz. İyi, düzgün, sevilesi bir insan olduğumuza, bir anlamda varoluşumuzun “doğru” olduğuna inanmak elzem bir psikolojik ihtiyaçtır. İltifat aldığımızda anında mutlu oluyor, eleştirildiğimizde ise anında tadımız kaçıyorsa sebebi budur. Benliğimizi değerli görme ihtiyacımız kendimizle ilintili her şeye yansır. İnanmak ister ve sıklıkla inanırız ki kimisiyle birlikte doğduğumuz, kimisini sonradan üzerimize geçirdiğimiz kimliklerimiz çok değerli, özel ve başkalarınınkinden üstündür.

“Ben”i ve “biz”i değerli görme arzumuz gerçekliğimizi inşa ederken seçimlerimizi etkiler ve hatta zaman zaman gerçekliği kendi lehimize çarptırmamıza yol açar. Bu olası bedellere rağmen, psikolojik sağlığımız açısından varlığımızın değerli olduğuna içtenlikle inanmamız şarttır: Bu his bizi varoluşsal kaygıya karşı korur, hayatla başa çıkabilmek için gerekli güç ve enerjiyi sağlar. Nitekim depresyonun temel belirtilerinden biri kendini değersiz ve önemsiz, bir “hiç” gibi algılamaktır. Depresyondaki kişinin gözünde kendi küçücük, hayat ise o oranda büyük, zor ve korkutucudur.


Psikoloji Nedir ? Psikolojinin Tanımı

Psikoloji Nedir ? Psikolojinin Tanımı

Wednesday, September 23, 2015

Psikoloji, davranışları ve zihinsel süreçleri inceleyen bir bilim dalıdır. Aslında insanın yaptığı her şey bu tanımın içine girebilir. Davranış kişinin yaptığı ve herhangi bir yolla ölçülebilen her şeydir.

Sosyal Gelişimi Açıklamaya Yönelik Kuramlar

Sosyal Gelişimi Açıklamaya Yönelik Kuramlar

Thursday, August 2, 2018

Kuram, sistemli bir biçimde düzenlenmiş, birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar ve ilkeler bütünüdür.

Deneysel Yöntem

Deneysel Yöntem

Friday, March 23, 2018

Korelasyonel bulgulardan nedensonuç ilişkisi çıkaramayacağımızı gördük. Neden sonuç ilişkilerini bilmek bizim için önemlidir çünkü ancak nedenini bildiğimiz şeylerin sonuçlarını kontrol altına alabiliriz.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

Thursday, May 4, 2017

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

Thursday, May 4, 2017

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

Friday, March 3, 2017

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

Monday, November 23, 2015