Image

Tanışıklık ve Betimleme Yollu Bilgi Ayrımı

Anlam kavramını temel alan semantik bir dil kuramı bilgi kavramını temel alan epistemoloji ile nasıl ilişkilendirilir? Russell’ın bu soruya yanı tını onun şu ilkesinde bulabiliriz:

Tanışıklık İlkesi: Bir önermeyi anlayabilmemiz için, o önermenin her parçası ile doğrudan tanışık (directly acquainted) olmamız gerekir.

Bu temel ilkede sözü edilen “doğrudan tanışıklık” Russell’ın teknik bir anlamda kullandığı epistemik, yani bilgi üzerine bir kavramı dile getirir. Russell’a göre sözcüklerin bir araya gelerek oluşturdukları bir tümceyi anlamak için çok özel türde bir bilgiye sahip olmamız gerekir. Bu bilgi türü “tanışıklık yollu bilgi”dir. Bunu açıklamak için Russell bilgi üzerine daha genel bir ayrım yapar: “şeylerin bilgisi” ve “doğruların bilgisi”. Bir insanı bilmek ya da bir şehri bilmek “şeylerin bilgisi”ne örnek olabilir. Türkçe’de genellikle bunu dile getirmek için “bilme” yerine “tanıma” fiilini kullanıyoruz. Örneğin “Ayşe Ali’yi tanıyor” tümcesinde bilinen ya da tanı nan “şey” Ali’dir. Diğer yandan Ayşe Ali hakkında birçok doğru önerme de bilebilir: “Ali mühendislik okuyor”, “Ali 25 yaşında”, “Ali Eskişehir’i çok seviyor” türünde bilgiler Ali hakkındaki doğru önermelerdir. İşte bu tür doğru önermelerin bilgisine de Russell “doğruların bilgisi” diyor. Russell’a göre doğruların bilgisine sahip olabilmek için öncelikle şeylerin bilgisine sahip olmamız gerekir. Aksi takdirde bir önermeyi kavramamız olanaklı olmaz. Bir önermeyi kavramadan da doğruların bilgisine sahip olamayız. Peki şeylerin bilgisine nasıl ulaşıyoruz? Bunun da iki yolu bulunur. Bunun asıl yolu birşey ile “doğrudan tanışık” olmak. Buradaki “doğrudan” şu anlama geliyor: Bir şeyi dilin yardımına başvurmadan ve hiçbir kavram kullanmadan bilebiliyorsak bu bilgi türü “doğrudan tanışıklık” yoluyla elde edilmiştir. Peki neleri bu şekilde bilebiliriz? Örneğin önümde duran masayı ele alalım. Bu “şey” ile doğrudan tanışık mıyım? Russell’a göre değilim. Olamam da. Çünkü gözümü açıp önümdeki masaya baktığımda doğrudan farkında olduğum masanın kendisi olamaz. Russell’a göre bir insanın kendi zihni dışındaki herhangi bir şey ile “doğrudan tanışık” olması olanaklı değildir. Bir insanın kendi zihni dışında kalan her şeye diğer birçok filozof gibi Russell da “dış dünya” der. Burada iki soru ortaya çıkıyor: Birincisi, dış dünyanın nesneleri ile doğrudan tanışık değilsek, doğrudan tanışık olabildiğimiz herhangi bir şey var mı? İkincisi ise, dış dünyanın nesneleri ile doğrudan tanışık değilsek, onları bilebilmek olanaksız mı? Önce ikinci soruya bakalım. Doğrudan tanışıklık yoluyla bilemediğimiz dış dünyanın nesnelerini ancak “dolaylı” olarak bilebiliriz ve bunun için de dil bir temel oluşturur. Buradan yola çıkarak Russell şeylerin bilgisine ulaşmanın ikinci bir yolu olduğunu savunur. Buna da “betimleme yollu bilgi” der. Kısaca anımsayalım. Önce bilgiyi iki türe ayırmıştık: şeylerin bilgisi ve doğruların bilgisi. fiimdi şeylerin bilgisini ikiye ayırıyoruz: doğrudan tanışıklık yollu bilgi ve betimleme yollu bilgi. Betimleme yollu bilgiyi açıklayabilmek için tekrar ilk sorumuza dönelim. Doğrudan tanışık olduğumuz şeyler nelerdir? Bu soruya yanıt vermeden betimleme yollu bilgiyi anlayamayız, çünkü dış dünyanın nesneleri hakkında betimleme yollu bilgi elde etmek için öncelikle bazı şeylerle tanışık olmamız gerekir. İşte bu doğrudan tanışıklık yoluyla bilebildiğimiz şeyler sayesinde önce bir dil ediniriz sonra da o dili kullanarak dış dünyanın bilgisine ulaşabiliriz. fiimdi tekrar masa örneğine dönelim. Gözlerimi açıp baktığımda masa ile doğrudan bir tanışıklık kuramıyorum. O halde algı yoluyla nelerle doğrudan tanışık hale gelebilirim? Russell’ın bu soruya yanıtı şöyle: algı yoluyla dış dünyanın nesnelerinin kendileriyle değil, o nesnelerin zihnimizde bıraktığı “izler” ile doğrudan tanışık hale gelebiliriz. Russell bu izlere duyu verileri (sense data) adını verir. Önümde duran bir masayı algılarken doğrudan masayı değil, masanın zihnimde oluşturduğu (renk ve şekil gibi) duyu verilerini algılarım. Bu duyu verilerinin hepsi birer tikeldir (tümel değildir.) Yani masanın sarı renkte olduğunu kavrarken doğrudan tanışık olduğum “şey” masanın renginin zihnimde bıraktığı o “sarılık duyumu”dur. Bu bir tikeldir ve bir iki dakika içinde yok olur. Bir başkası aynı masaya bakıp rengini algıladığında doğrudan tanışık olacağı tikel sarı rengi duyumu benimkinden farklı olacaktır. Kısaca duyu verileri kişiye özel ve bu anlamda tamamen öznel olan ve çok kısa sürede varlıklarını kaybeden tikellerdir. İşte bu tikel duyu verileri bizim tüm dünya hakkındaki bilgimizin temelini oluşturur. Masanın varlığını bilebilmemiz için, zihnimizde oluşan duyu verilerinin “neden”i olan bir masa olduğuna dair bir çıkarım yapmamız gerekir Russell’a göre. Bu da masayı betimlememizi gerektirir. Yani kendi zihnimiz içinde yer eden o duyu verilerine işaret ederek “bu duyu verilerine neden olan şey” gibi bir betimleme sayesinde masayı dolaylı olarak bilmemiz olanaklı hale gelir. Dış dünyanın tüm nesneleri için bilgi ancak bu şekilde elde edilir. Ancak bu tür betimlemeleri yapabilmemiz için sadece duyu verilerinin bilgisi yeterli değildir. Tikellerden tümellere geçmemiz gerekir. Tekrar masa örneğine dönersek, masanın sarılığını algıladığımda tikel bir duyu verisi elde etmiş olurum. Farklı durumlarda bunun gibi birçok “sarı” tikeli algılayıp bunların hepsinde ortak olan sarı tümeline varabilirim. İşte dil öğrenmenin ilk adımı da bu sayede atılmış olur. Tikeller arasındaki benzerliklerden bir tümelin bilgisine varmaya Russell “soyutlama” (abstraction) der. Bu zihnimizin en önemli işlevlerinden biridir. Bu sayede bazı tümeller ile çok küçük yaşta tanışık hale geliriz. Bunun sonucu olarak da bir dili anlayıp konuşmamız olanaklı hale gelir. Her öğrendiğimiz tümel için dilde bir yüklem bulunur. Örneğin algıladığı sarı tikellerinden soyutlama yapan bir çocuk sarı tümeli ile tanışık hale geldiğinde “____sarıdır” yüklemini de anlayabilecek konuma gelmiş olur. Sarı tümeliyle tanışık olmayan biri ise ne yaparsa yapsın bu yüklemi kavrayamaz. Kısaca bir dili anlamak ve konuşmak için doğrudan tanışıklık yoluyla iki şey bilmemiz gerekir: duyu verileri ve tümeller. Bu ikisini bir araya getirerek artık tanışık olmadığımız dış dünyanın nesnelerini betimleme yoluyla bilebilir hale geliriz.


Gerçekçilik (Realism)

Gerçekçilik (Realism)

22 Şubat 2018 Perşembe

Öznelci görüşe karşı çıkan en önemli anlam kuramı Gerçekçilik adlı öğretidir. Bu kuramın savunucuları sözcüklerin anlamlarının zihinde yer alan öznel varlıklar olması durumunda iletişim kurmanın olanaklı olmayacağı görüşündedirler.

Gönderimsiz Terimler

Gönderimsiz Terimler

30 Ağustos 2018 Perşembe

Anımsayacaksınız Frege’nin kuramına göre örneğin “İnce Memed çok cesur biri” dediğimizde anlamlı bir tümce kurmuş oluruz.

Anlamın Nesnelliği

Anlamın Nesnelliği

20 Haziran 2018 Çarşamba

Dili, düşünmeyi ve iletişimi olanaklı kılan anlam Locke’ta olduğu gibi zihnimizde yer alan öznel bir varlık değildir Frege’ye göre.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi