Image

Toplum Sözleşmesi

Toplum sözleşmesi, kolektif düzenin onun bir parçası olan bireyler arasında yapılmış, hemen tamamıyla iradi olan bir sözleşme veya anlaşmaya dayandığını, politik otoritenin bireylerin rızasının bir sonucu olduğunu dile getiren bir kavramsal modeli ifade eder. Devleti açıklamaya yönelik bir teori olarak onu bir sözleşmeye dayandıran toplum sözleşmesi teorisi Hobbes, Spinoza, Locke, Rousseau, Kant ve Rawls benzeri düşünürler tarafından geliştirilip benimsenmiştir.

Toplum sözleşmesi teorisyenleri, insanların başlangıçta devletin var olmadığı bir doğa durumu içinde yaşamış olduklarını ancak bu duruma bir son vererek bir sözleşme ile devleti tesis ettiklerini kabul ederler. Doğa durumu, bu filozoflarda karşımıza elbette bir hipotez olarak çıkar. Yani Hobbes, Rousseau ve Locke gibi filozoflar, doğa durumunu gerçekten yaşanmış bir durum olarak düşünmediler. Onlar “Devlet ve dolayısıyla, sosyal ve politik düzen olmadığı takdirde insanlar nasıl bir durumda olurlardı?” sorusuna bir yanıt vermek istiyorlardı; doğa durumunu, işte bu çerçeve içinde, bir tespit veya tasarı olarak geliştirdiler. Doğa durumu, devletin veya politik otoritenin olmadığı bir durumdur. Devlet olmadığında, devletin insanlar arasında düzeni sağlamak için kullandığı araçlar olarak güvenlik güçleri, pozitif hukuk ve mahkemeler de yoktur.

Toplum sözleşmesi teorisyenleri, hipotetik doğa durumuyla ilgili tespitlerine ve bu durumdan devleti tesis edecek bir sözleşmeyle çıkıldığına dair genel görüşlerine ek olarak oluşacak kolektif düzende temele alınması gereken bir doğal hukukun bulunduğu noktasında birlik sergilediler. Başka bir deyişle, onlar bir doğal hukuk anlayışı benimsemiş olup doğa durumunda insanların birtakım devredilemez hakları olduğunu kabul ettiler. Söz konusu düşünürler bunun dışında hemen her noktada, söz gelimi insan doğasıyla, doğa durumundan çıkış için yapılan sözleşmenin niteliği ve dolayısıyla devletin esas olarak hangi değer ya da ilke adına var olduğuyla ilgili görüşleri bakımından farklılık gösterirler.

Hobbes, doğa durumundaki insanla ilgili olarak olumsuz bir görüş benimsemiştir. Gerçekten de o, tüm insanların söz konusu doğa durumu içinde birbirlerine eşit olduklarını, bu eşitliğin ise herkesin kendi varlığını sürdürmek için istediğini yapmak durumunda olması anlamına geldiğini, özü itibarıyla bencil olan insanda düzenli ve barışçıl bir toplum yaratma yeteneğinin bulunmadığını öne sürmüştür. “İnsanın, insanın kurdu olduğunu” söyleyen Hobbes, söz konusu doğa halinin mutlak bir anarşiye, herkesin herkesle savaş durumu içinde olmasına neden olacağını belirtmiştir. İnsanlar, varlıklarını sürdürebilmek için, bu anarşi ve savaş durumundan sakınmanın kendi yararlarına olduğunu anlamış ve dolayısıyla, bir toplum sözleşmesiyle doğa durumundan uzaklaşıp birtakım haklarından vazgeçerek ve özellikle de kendi kendilerini yönetme haklarını bir hakeme devrederek kolektif düzeni veya sivil toplumu kurmuşlardır. Hobbes’a göre, zorunlu olan bu sözleşmenin, o bir şekilde güçlendirilmediği sürece, hiçbir değeri olamaz.

Bu nedenle, haklarını bir sözleşmeyle egemen bir güce devreden akıllı insan varlıkları, egemen gücün, bu ister bir kişi ya da ister bir meclis olsun, en yüksek otoriteye sahip olmasına, onun deyimiyle bir canavar (Leviathan) olmasına özen göstereceklerdir.

Çünkü toplum, ancak ve ancak sözleşmenin ürünü olduğu için, sözleşmeye taraf olmayan ve dolayısıyla sözleşmenin üzerinde olan yöneticinin gücü ve otoritesiyle anlam ve değer kazanır. Demek ki Hobbes’ta devlet, esas itibarıyla güvenliği sağlamak amacıyla ve güçlü bir otorite olarak ortaya çıkar. Locke’un doğa durumuyla ve doğa durumundaki insanla ilgili görüşleri çok daha olumludur. Doğa durumundaki insanların en azından ne iyi ne de kötü olduklarını fakat Tanrı’nın yasasını tanıyıp bu yasaya hürmet ve itaat ettiklerini savunan Locke, doğa durumunu onların doğa ya da aklın yasasına uygun olarak eşitlik, özgürlük ve barış içinde yaşadıkları bir düzen olarak tanımlar. Dolayısıyla onda, Hobbes’taki gibi, fiili bir savaş tehlikesi söz konusu değildir. Söz konusu olan tehdit, sadece potansiyel bir savaş tehdididir. Buna göre her ne kadar insanların büyük bir çoğunluğu düzenli bir şekilde yaşasa da hayatı, hürriyeti ve mülkiyeti tehdit eden bazı insanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Başka bir deyişle, Locke’a  göre insanlar doğa durumunda akıl sahibi varlıklar olarak barış içinde bir arada yaşarken hakkaniyet ve adaleti tanımayan kişilerin varlığı, bir hukuk sistemine ve düzeni tesis edip koruyacak bir politik otoriteye duyulan ihtiyaç, devletin doğuşuna yol açmıştır. Hobbes’ta olduğu gibi, onda da sözleşme bireyler arasında yapılır ve egemen güç ya da otorite, sözleşmenin tarafı olmayıp olsa olsa onun bir sonucudur.

Fakat Locke, anayasal bir yönetim ya da sınırlanmış bir iktidar adına mutlakiyetçiliğe karşı çıktığı için, Hobbes’tan farklı olarak bireylerin sözleşmeye bütün haklarından vazgeçerek katılmadıklarını belirtmeye özen gösterir. Bu yüzden o, insanların sözleşme ile devleti oluştururken ona doğa durumunda sahip oldukları hak ve özgürlükleri koruma ve bunları ihlal edeni cezalandırma görevi verdiklerini söyler. Yani devlet, onda özgürlüklerin korunması için var olup doğal haklarla sınırlıdır. Gerçekten de Locke, bireylerin haklarına ve bu çerçeve içinde özgürlüğe yönelik en büyük tehdit başka bireylerden ve özellikle de en büyük örgütlü güç olarak devletten geldiği için, devleti baştan sınırlamak gerektiğine inanır.

Rousseau da doğa durumundaki insanla ilgili görüşü açısından, özellikle Hobbes’tan farklılık gösterir. Gerçekten de o, insanın doğa halindeyken iyi, özgür ve mutlu olduğunu, mutlak bir bağımsızlık hali içinde bulunduğunu, doğal insanın kimsenin kötülüğünü istemediğini, kimseye fenalık yapmadığını, ihtiyacı olmayan hiçbir şeye göz dikmediğini ileri sürer. Dahası, insanda kendi türüne karşı bir sempati ve merhamet iç güdüsü bulunduğunu savunur. Bu durum, ona göre, bir arazinin etrafını çitle çevirerek “burası benim” diyen insanın mülkiyet talebiyle bozulmuş ve en nihayetinde mülkiyet haklarını korumak üzere, kurumlar tesis edilmiştir. Bu çerçeve içinde doğa durumundaki iyi insanın sonradan bozulduğunu söyleyerek ilerleme düşüncesini sorgulayan Rousseau, geriye dönüşün elbette ne mümkün ne de anlamlı olacağı bilinciyle devletin tesisi ve sivil toplumun kuruluşunu başka bir temel üzerinde meşrulaştırır. Bu temel ya da meşruiyet zemini ise eşitliktir. Gerçekten de o, insanın doğal özgürlük kaybını sivil ve ahlaki özgürlük kazanımı dışında elde edeceği eşitlikle telafi eder. Çünkü onun bakış açısından insan bir toplum içine girdiği zaman bir dönüşüme uğrar; onun benliği, doğa durumunda olduğu gibi, mutlak bir özgürlükle değil de paylaşmayla belirlenir. Benliği kendisini bir köle ya da zorba haline getirebilen dürtüler tarafından değil de akıl ve ödev tarafından belirlenen bir varlık haline gelirken bir yurttaş olup çıkar. Çok daha önemlisi o, kendisini tüm haklarıyla ya da bütün varlığıyla katıldığı bir toplum sözleşmesi üzerinden genel iradeye tabi kılarken mutlak bir eşitlik elde eder. Bu ise hiç kuşku yok ki politik eşitliktir. Locke’un doğa durumu tasarımı, Hobbes’unkinden  farklılık gösterir. İnsanların doğa durumunda barış içinde yaşadıklarını söyleyen filozofa göre, buradaki savaş tehdidi, reel değil de potansiyel bir tehdittir.

Devleti veya politik otoriteyi toplum sözleşmesi üzerinden meşrulaştıran düşünürlerden biri de Hobbes, Locke ve Rousseau’dan yaklaşık iki yüz yıl sonra ortaya çıkan John Rawls olmuştur. Bununla birlikte devleti Hobbes’un güvenlik, Locke’un özgürlük ve Rousseau’nun eşitlik zemini üzerinde meşrulaştırma cihetine gittiği yerde, Rawls politik otoriteyi en temel şey, en öncelikli değer olduğuna inandığı adalet üzerinden meşrulaştırır. O, iyi bir toplumun tesisi için ne tür adalet ilkelerinin kabul edilmesi gerektiği sorusunu sorar. Onun toplum sözleşmesi düşüncesine veya hipotetik bir düşünme tarzına başvurduğu yer de işte burasıdır. Rawls’un söz konusu hipotetik düşünüşüne göre, bir toplumu meydana getiren özne ya da failler başlangıçta tam bir bilgisizlik hali içinde bulunurlar. Başka bir deyişle, onun bilgisizlik örtüsü veya peçesi olarak nitelediği bu hipotetik durum içinde, fail ya da aktörler, tam bir bilgisizlik hali içindedirler. Onlar toplumdaki yerleri, sınıfları veya toplumsal konumları, psikolojik eğilimleri, zekâları ve güçlü yanları, rasyonel bir hayat tasarımının ayrıntıları, toplumun ekonomik durumu ve politik yapısı, ait oldukları kuşak vb. ile ilgili olarak hiçbir bilgiye sahip değildirler. Aktörlerin böyle bir bilgisizlik örtüsü içinde olmaları, Rawls’a göre, onların kendilerine sadece faillerin kendi koşulları temeli üzerinde değer biçilmemiş, genel birtakım ilkelere ulaşmalarına imkân verir. Bu hipotetik başlangıç durumu içindeki aktörler, bununla birlikte, pratik meseleleri, iktisat teorisinin ilkelerini, toplumsal örgütlenmenin ilkelerini ve insan psikolojisini belirleyen yasaları anlayabilecek durumdadırlar. Rawls dahası, onların rasyonel bir çıkar duygusuyla eylemde bulunmalarını ve bir adalet duygusuna sahip olmalarını öngörür. Hipotetik bilgisizlik durumu içinde bu şekilde tanımlanan taraşar, Rawls’a göre, kendisinin hakkaniyet olarak adalet anlayışının şu iki temel ilkesine ulaşırlar. Söz konusu ilkelerden birincisi, her bireyin, herkes için benzer bir özgürlükle bağdaşan en yüksek derecede eşit özgürlük hakkına sahip olduğu ilkesidir. İkinci özel ilke ise a) toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerle en olumsuz, en dezavantajlı durumda bulunanlara en fazla yarar sağlayacak şekilde mücadele edilmesi, b) hizmet ve konumların, hakça bir fırsat eşitliği temeli üzerinde, herkese açık olması gerektiğini bildirir. Ona göre, bu iki adalet ilkesinin etkili bir biçimde uygulandığı bir toplum iyi ve adil bir toplum olacaktır. Zira ilk ilke özgürlüklerin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin bir düşünce, ikinci ilke ise özgürlük, gelir, zenginlik benzeri temel iyilerin nasıl dağıtılacağına ilişkin bir düzenleme öngörür. Rawls, haklı olarak bu iki ilkeden birincisinin ikincisi karşısında önceliği olduğunu söyler; başka bir deyişle, ikincisinin ele alınmasından önce, birincisinin sağlanması gerekir. Bunlardan eşit özgürlük talebi veya ilkesi kovuşturma, işkence, ayırımcılık ve politik baskıyı ortadan kaldırır. Fırsat eşitliği ilkesi eşit yetenek ve motivasyona sahip olan herkesin, hangi sınıftan gelirse gelsin, eşit başarı şansına sahip olmasını teminat altına alır. Farklılık ilkesi olarak bilinen ikinci ilke ise eşit olmayan yeteneklerin, bu herkesin iyiliğine olacağı için, farklı şekillerde ödüllendirilmelerini mümkün kılar. Buna göre, toplumsal kurumların toplumun refah açısından en kötü durumda olan kesimlerinin durumlarını iyileştirmek için kullanılması gerekir.


Devlet Nedir ?

Devlet Nedir ?

23 Ekim 2015 Cuma

Birinci ve klasik devlet tanımı, onu oldukça geniş ve genel bir biçimde bir toplumdaki egemen yönetim örgütü olarak tarif eder. Böyle bir genel durumda, devlet, ister Yunan kent devleti ister Roma İmparatorluğu isterse İslam cemaati veya bir Afrika kabilesi olsun, her tür yönetim biçimini veya bu yönetim formlarını hayata geçiren organizasyonu ifade eder.

Siyaset Felsefesine Giriş

Siyaset Felsefesine Giriş

11 Eylül 2015 Cuma

Siyaset felsefesi, felsefenin siyaseti, politik hayatı oluşturan kurumları konu alan,politik toplumları inceleyen disiplinidir.

Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

4 Mayıs 2017 Perşembe

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi