Image

Transendental Bilinç Olarak Zihin: Kant

Kant, felsefe tarihinde, gerek bilgi, gerekse de etik alandaki düşünceleriyle haklı bir üne sahiptir. Kant’ın zihin felsefesi açısından önemiyse, onun, metafiziğin bir bilim olarak olanaklı olup olmadığını araştırdığı, Saf Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft) adlı kitabından kaynaklanır. Kant bu kitabında (ve daha sonra bu kitabın kısa bir özeti olarak hazırladığı Prolegomena’da), metafiziğin, çağındaki durumundan hareket ederek, metafizik profesörü olarak, bilim olma iddiasındaki metafiziğin, bilim olma koşullarını ortaya koymaya çalışır. Metafizik, kavramı gereği, insan aklının deneye hiç başvurmadan elde ettiğini ileri sürdüğü bilgilerden oluşmaktadır. Kant’ın sorusu da tam bu noktada ortaya çıkmaktadır: Bir şeyi deneye hiç başvurmadan bilmek, zihnin böyle bir bilgiyi ortaya koyması nasıl olanaklıdır? Bu soru, insan zihninin böylesi bilgiler üretip üretmediği sorusu değildir. Çünkü; Kant’a göre insan zihni, deneye hiç başvurmadan yeni bilgiler ortaya koyabilir. Saf matematik “olup biten her şey, her zaman, var olan yasaların bir nedeni aracılığıyla önceden belirlenmiştir” türünden yargılar veren saf doğa bilimi, böylesi yargıların varlığını gösterir. Dolayısıyla sorun, bir varlık sorusu değil, insan zihninde varlığı apaçık olan böylesi bilgilerin nasıl olanaklı olduğu sorusudur. Kant böylesi bilgimizi genişleten, deneyden gelmeyen yargılar veren bir yeti olarak insan zihninin yapısını aydınlatmayı amaçlar.

Kant’a bu araştırmasında, yol gösteren en önemli ipucu, Hume’un İnsan Anlığı Üzerine Bir Soruşturma’sından gelir. Kant Hume’un neden etki idesi ve zorunlu bağlantı idesi hakkındaki düşüncelerine kısmen katılır. Ona göre, gerçekten de deney bilgisi neden etki idesi gibi ideleri oluşturmak konusunda bize yardım edemez. Ne var ki Kant, Hume’un bu idelerin kaynağı olarak önerdiği çözümü kabul edilmez bulur ve nesnel olarak bütün insanlarda bulunan bir kavramın öznel bir kaynağı (alışkanlık) olamaz. Kant’a göre zihnimiz, böylesi deneyimden kaynaklanmayan ideler üretme kapasitesine sahiptir. Hume, Kant’ı “dogmatik uyuklamasından” uyandırmıştır. Ama Kant, zihin hakkındaki bu araştırmasında, kendine yeni bir yol inşa eder: Bu transendental felsefedir.

Kant Descartes’ın cogito’sındaki, bilen özneden hareketle Tanrının, dış dünyanın varlığını kanıtlamaya çalışmasına karşı çıkar. Her şeyi tamamen ruh ve beden olarak iki töze indirgemesini doğru bulmaz. Buradan hareketle Descartes’ın hiçbir zaman ruh ve bedenin etkileşimini ve dış dünyanın varlığını yeterince açıklayamadığını savunur. Descartes’dan sonra gelen akılcı düşünürlerin de Descartes’ın izinden giderek, hiç deneye dayanmayan, tamamen (a priori) bilgiye dayanan felsefe sistemleri kurmasını eleştirmiştir. Öte yandan Kant, İngiliz deneycilerinin zihni, sadece edilgen bir şekilde izlenimlerden ve deneyden kaynaklanan verileri alan bir şey olarak tanımlamalarına da karşıdır. Kant, Leibniz ve Locke’a karşı “insan zihninde hiçbir şey yoktur, insan zihninden başka” şeklindeki eleştirisinden etkilenmiş görünmektedir.

Kant, eserlerinde zihin kavramını değil, akıl kavramını kullanır. Kant akıldan söz ederken söylediklerine zihin felsefesi açısından bakılmalı, akıl, zihin kavramının karşılığı olarak görülmelidir.

Aklın deneye hiçbir şekilde başvurmadan işlemesine dayanan bilimler, eğer gerçekten bir bilim olacaklarsa kavramların çözümlenmesinden öte, bilgimize yeni bazı eklemeler de yapmalı, bilgimizi genişletmelidirler. Kant’ın ifadesiyle söylenirse, “sentetik” olmalı (Kant 1995: 15) ve “deneyden ve hatta bütün duyu uyaranlarından bağımsız” (a priori) yargılar vermelidirler. Kant, bu türden yargılara, “sentetik (a priori)” yargılar adını veriyor. Eğer metafizik, bir bilim olacaksa bu türden “sentetika priori” yargılar üretebilen bilimleri örnek almalıdır. Saf doğa bilimi ve saf matematik, bu tür yargılar kullanır. Böylece, aklın ve anlama yetisinin, deneyimden bağımsız olarak, neyi ne ölçüde bilebileceklerine ilişkin soru “saf aklın ödevi” olarak şu biçimi alır: “sentetik (a priori) yargılar nasıl olanaklıdır?” (Kant, 1960: B20).

“Saf aklın ödevi” olarak ortaya konan sorun, sentetik (a priori) yargıları kullanarak iş gören bilimlerin kendilerinin nasıl olanaklı oldukları sorusunu da doğurur. Sentetik (a priori) yargılara ilişkin soru dört alt soruya ayrılır (Kant 1995: 29):

  1. Saf matematik nasıl olanaklıdır?
  2. Saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır?
  3. Genellikle metafizik nasıl olanaklıdır?
  4. Bilim olarak metafizik nasıl olanaklıdır?

Bu sorular, insan bilgisinin, deney alanından başlayarak saf bilgilere kadar uzanan yolunu aydınlatmayı amaçlar. Sorun, insan zihninin hem deney dünyası, hem de deney dünyasından bağımsız bilgilerinin, nasıl ortaya konduğunun aydınlatılmasıdır. Bu dört sorudan ilk ikisinin yanıtı, insanın zihin yapısının bir bütün olarak ortaya konması anlamına gelir. Üçüncü sorunun yanıtlanması, insanın bilme isteğinin ürünlerinden biri olan metafiziğin, insanın doğasına gömülü köklerinin aydı nlatılmasına götürür. Dördüncü sorunun yanıtıysa metafiziğin, yüzyıllardır yürüdüğü yoldan, nasıl döndürülebileceğini gösterir.

Metafiziğin bir bilim olarak olanaklı olup olmadığını araştıran Kant’ın, “saf matematik nasıl olanaklıdır?” sorusuna verdiği yanıt, insanın zihninin bilme yetilerinin ilk basamağı olan duyusallığın yapısını ortaya çıkartır. Saf matematiğin olanağı, şeyleri (a priori) görmemizi sağlayan, duyusal görünün sadece biçiminden (saf görülerde) kaynaklanır (Kant 1995: 32).

Bu nedenle nesneleri kendi başına oldukları gibi değil, duyularımıza göründükleri gibi biliriz. Böylece algılarımıza verildiği biçimiyle dünya “deneysel bir görünün belirsiz nesnesi” olarak “görünüş” adını alır (Kant, 1960: B34).

“Saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır?” (Kant 1960: 2024; 1995: 29) Sorusunun yanıtlanması, insana özgü bilme tarzının, ikinci uğrağının, aydınlatılması demektir. “Saf doğa bilimi” “şey”lerin doğal yapısının a priori olarak bilinebileceğini gösterir. Bu olanaksa deneyi olanaklı kılan koşulların araştırılmasıyla aydınlatılabilir.

Kant’a göre, deneye ilişkin bilgileri ortaya koyabilmemiz, zihnimizin iki kaynağından gelir. Birinci aşamada, kendinde şeyler tarafından uyarılan duyusallığımızın oluşturduğu tasarımlarla bir nesne bize verilir, ikinci aşamadaysa bu tasarım (verilmiş nesnenin tasarımı) belirli bir ilişki içinde düşünülür. Kantçı zihin anlayışının ikinci öğesinin karşımız çıktığı nokta burasıdır. Kantçı anlayışa göre insan zihninin ilk öğesi, dünyayla ilişkiye geçebilmemizi sağlayan uzam ve zaman, görme biçimlerinin (görülerinin) sahibi olan duyusallıktır. Ancak, duyusallıktan gelen veriler, kendi başlarına yargı vermek anlamına gelmezler. İnsan yalnızca dünyayı algılayan bir varlık değildir, insan zihni dünya hakkında yargı da verir. Zihnin dünya hakkında yargı vermesi, düşünme etkinliği, anlama yetisinin saf kavramları ile gerçekleşir. Kant, saf doğa biliminin olanağını, bu kavramlara borçlu olduğunu savunur. Kant’a göre anlama yetisinin saf kavramları, görüden ya da duyusallıktan gelmez, düşünmeye ve anlama yetisine aittirler (Kant, 1960: B89).

Kant’ın çok alıntılanan deyişiyle söylenecekse “Duyusallık olmadan bize hiçbir nesne verilemez ve anlama yetisi olmadan hiçbir şey düşünülemez. İçeriksiz düşünceler boş, kavramsız görüler kördür” (Kant, 1960: B75).Anlama yetisinin içini dolduran bu kavramlar, deneyimden gelmemelerine rağmen yalnızca deneyime ilişkin olarak kullanılabilir. (Kant, 1960: B296297). Doğanın genel yasaları olarak kategoriler, deney aracılığıyla doğadan edinilen yasalar değildirler, tersine, doğanın kendisi, genel olarak deneyi olanaklı kılan yasalardan çıkarılır.

Kantçı zihin tasarımının ilk iki öğesi, dış dünya ile nasıl ilişkiye geçtiğimizi anlatır. Ne var ki insan, yalnızca dünyanın içinde yaşayan bir varlık değildir. İnsan, sahip olduğu zihnin yapısına uygun olarak, salt dünya içinde, salt fiziksel dünya için yaşayan bir varlık değildir. Dünya insan zihnine sığabilecek kadar büyük değildir. Bu noktada Kantçı zihin anlayışının üçüncü öğesi karşımıza çıkar: Akıl. Bu noktada açıklanması gereken önemli bir bağlam söz konusudur. Kant için Akıl sözcüğü, bir yandan belirli bir zihinsel yetiye, dünyayı kendisine yeterli bulmayan yetiye karşılık gelir. Diğer yandan da dünya ile ilişkili yetiye, anlama yetisine karşılık gelir. Akıl sözcüğü üçüncü olarak dünya ile sınırlı zihin yetisi olan anlama yetisi ve dünyayı kendine yeterli bulmayan aklın birleşimi olan bütünlük için kullanılır. Dolayısıyla kantçı zihin anlayışı hem tek tek yetilere, hem de bu yetilerin bütünlüğüne karşılık gelir.

İlk iki aşamada zihnin üretti bilgiler yalnızca bir tasarımdır. Dünya, insan zihni için, gerek duyusallık, gerekse anlama yetisi anlamında bir tasarımdan ibarettir. İnsan zihni dünyayı tasarım olarak kuran yetidir. Bu anlamda zihin, tasarımlama yetisidir. Kantçı dünyanın bir tasarım olduğu anlayışıyla Berkeley’in dünyanın insan zihninin bir kurgusu, tasarımı olduğu anlayışı arasında köklü farklılıklar vardır. Berkeley için insan zihni dışında, bir dünyanın varlığından söz edilemez. Kantçı tasarım anlayışı da dünyayı bir tasarım olarak görür, ama bu tasarımların kaynağı olan bizce bilinmese de varolan bir dünya vardır. Ancak Kantçı zihin anlayışının İngiliz deneycilerinden önemli bir farklılığı da vardır. İngiliz deneycilerinin vahye dayandırdıkları tanrı ve ölümsüz ruh kavramları da insan zihninin tasarımlarıdır.

Yani, insan zihnin sahip olduğu tasarımlar yalnızca dünyanın tasarımları değildir. İnsan zihni, anlama yetisindeki kavramları kullanarak, sadece bu kavramlara dayanarak, başka hiçbir veriye dayanmadan da tasarımlar üretebilir.

Deneye ilişkin yasalara dayanarak, görünüşlerin çeşitliliğini kavramlar aracılığıyla birleştirmenin, anlama yetisinin işi olması gibi, deneye ilişkin bütün anlama yetisi etkinliklerinin birliğini sistematik kılmak da aklın işidir (Kant, 1960: B359) Aklın bu işlevi, aklın saf kavramlarının üretimini sağlar. Kant saf akıl kavramlarına “transendental ideler” adını verir. Böylelikle akıl da “ideleri üreten yeti”nin adı olur (Kant, 1960: B366-368). Saf aklın kavramları deneyle sınırlı kavramlar değildirler. Bu kavramların karşılığı hiçbir deneyde bulunamaz. “Bizde görünün malzemesini işlemek, düşünmenin en yüksek birliği altına sokmak için, akıldan daha yüksek bir yeti bulunmaz” (Kant, 1960: B355).

Kant, transendental idelerin, üç sınıf oluşturduğu sonucuna varır: “Bunlardan birincisi düşünen öznenin mutlak (koşulsuz) birliğini, ikincisi görünüş koşulları dizisinin mutlak birliğini, üçüncüsü de genel olarak düşüncenin bütün nesneleri koşulunun mutlak birliğini içerir.” (Kant, 1960:B392). “Bütün insansal bilgi görülerle başlar, oradan kavramlara geçer ve idelerde sona erer” (Kant, 1960: 730).

Kant, anlama yetisi kavramlarının, idelerin kendi bilgisinin elde edilmesi amacıyla kullanılmasına “aşkın kullanılış” adını verir. Anlama yetisi kavramlarının deney alanı dışında kullanılması “aldatıcı ve temelsiz” çıkarımlara yol açar (Kant, 1960: B671). Tanrı, ruh ve evren gibi, anlama yetisi varlıkları (noumena) hakkında “ne saf görülerle, ne de saf anlama yetisi kavramlarıyla belirli hiçbir şey bilemeyiz” (Kant, 1995: 67). Kant’ın Tanrı, evren ve ruh olarak belirlediği bu aşkın ideler zihnin koşulsuz birlik ilkeleri arama eğiliminin bir sonucudur. Buna göre, saf akıl bütün psikolojik eylemlerimizi bir birlik halinde düzenleyecek ya da sentezleyecek bir ruh ya da ben idesi öne sürer: “İlk düzenleyici ide, düşünen yapı ya da düşünen ruh olarak “ben”dir... kendi kendini idame ettirebilen “zeka” idesidir. Akıl, bütün saptamaları tek bir öznede temsil ederek, bütün güçleri mümkün olduğunca tek bir temel güçten kaynaklandırarak, bütün değişimin tek ve aynı değişmeyen varlığın halleri olduğunu kabul ederek çalışır” (Kant, 1965, A 683, B 711: 557).

İnsan zihni bu nesneler hakkında “pozitif bilgi” edinemez, onların ne olduğunu nesne edinemez. Aklın bu şekilde sınırlandırılması, Kant’a göre aklın elinde sağlam bir ölçüt oluşturur. “Bu bilgiyle akıl duyular dünyasına kapanıp kalmadığı gibi, dışında da şuraya buraya koşmaz; kendini sırf bu sınırın dışında olanın onun içinde olanla bağlantısını bilmekle sınırlandırır” (Kant, 1995: 116). Sözgelimi “dünya, kavramı, bu dünyanın içinde edinebileceğimiz tüm bilginin dışında olan bir varlıkla yalnızca ilgisi konusunda yargıda bulunmakla yetinirsek, bu sınırda duruyoruz demektir” (Kant, 1995: 111). İnsan zihni bu nesneleri bilemez ama onların dünya ile ilişkisi hakkında konuşabilir.

Descartes felsefe tarihinin en önemli kırılma noktalarından birini oluşturmasına rağmen keşfettiği “cogito” alanının boyutlarını kavrayamamıştır. Bu alanın yapısı 18. yüzyılda yeniden ele alınır. Locke’un ve Hume’un “anlama yetisi”, Kant’ın “akıl” hakkında yürüttükleri araştırmalar bir bakıma, Descartes’ın işaret ettiği bir alanın araştırılması olarak görülebilir. Kant ve Descartes arasındaki temel ayrım noktalarından birisi “Ben”e yaklaşımlarında ortaya çıkar. Descartes’da “Ben” somut, çürütülemez bir şekilde dolaysız bir sezgi yoluyla asli gücü içinde kavranan bir gerçeklikken Kant’ta bütün kavramlara eşlik eden yalın bir bilinçten ibarettir.

Kant için “Ben” gerçeklikten yoksun, yalnızca bilgi için gerekli (a priori) bir durumdur. Kant’a göre “düşünmek yargı vermekle aynı şeydir,” yani sentetik bir edim yoluyla birleşmekle aynı şeydir. Dolayısıyla farklı tarzlarda düşünmek zorunlu olarak farklı tarzlarda yargı vermeye, yani birleşmeye karşılık gelecektir. Böylece, bilimlerden kategorilere, kategorilerden de onların “aracı” olan “Ben”e, ve “Ben düşünüyorum”dan özneye, yani kendiliğindenliği bu birleşmelerde ortaya konan “Ben”e varılır. Kant’a göre, düşünmenin kalıcı öznesi yalnızca mantıksal bir öznedir, ama biz bu özneyi gerçek özne olarak düşünme eğilimindeyizdir. Bizim bu özneyi görü yoluyla kavramamız imkansızdır, çünkü her görüleme gerçekte duyum yaşantısına karşılık gelir. Dolayısıyla onu bilemeyiz, çünkü bir şeyi bilmek her zaman için kesinlikle olanaklı görülere sahip olmaktır. Dolayısıyla özne deneyimlenmez, yalnızca kabul edilir.


Zihin ve Bedenin Etkileşimi Sorunu

Zihin ve Bedenin Etkileşimi Sorunu

27 Temmuz 2018 Cuma

Descartes, zihin beden sorunu tartışılırken belki de en çok referans gösterilen filozoftur. Descartes’a göre iki töz vardır, zihin ve madde. Her tözün de belirleyici bir niteliği vardır.

Bireysellik Kavramı ve Kendilik Kavramı

Bireysellik Kavramı ve Kendilik Kavramı

7 Nisan 2017 Cuma

Bireysellik, en genel anlamda “bir birey olmak”tır. Bir birey olmak, kişinin olduğu kişi olmasıdır. Bireysellik sorunu kişinin kendi varoluşu sorunudur. Kendilik kendi kendisinin bilincinde olan bir bireyin durumunu ifade eder. Yani, bir kendilik, bir birey olduğunun bilincinde olan bir bireydir. Bu kendilik olmak için gerekli olmasına rağmen yeterli koşul değildir.

İngiliz Deneycilerinde Zihin Kavramı

İngiliz Deneycilerinde Zihin Kavramı

4 Temmuz 2018 Çarşamba

Locke İngiliz deneyciliğinin en önemli temsilcilerinden biridir ve modern deneysel psikolojinin öncülerinden kabul edilir.

Arama

Zaman Çizelgesi

Seçtiklerimiz

Siyaset Felsefesi
Liberalizm Nedir? Özellikleri Nelerdir? Temsilcileri Kimlerdir?

Toplumsal ve politik analiz ile değerlemenin amaçları açısından gerçekten önemli olanın birey ya da kişi olduğunu savunan liberalizm açısından, bir kültürün, dil, cemaat ya da ulusun kaderi ve istikbaliyle ilgilenmek kadar doğal ve gerekli bir şey olamaz. Bununla birlikte, bu ilgi ikincil olup esas değerli olan birey ve bireyin hazları ve acıları, tercihleri ve özlemleri, gelişimi ve bekasıdır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Metafizik
Varoluş Felsefesi veya Varoluşculuk

Bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Voltaire
Voltaire ve Deist Tanrı Anlayışı

Voltaire, Tanrının varoluşunu ele almadan önce, klasik Tanrı anlayışlarıyla dinin kendisine ve kurumsal boyutuna şiddetli bir savaş açar. Gerçekten de Voltaire, esas olarak her tür karanlıkçılığa olan nefreti ve Hıristiyanlığa, özellikle de Katolik Kilisesinin temsil ettiği Hıristiyanlığa yönelik amansız düşmanlığıyla seçkinleşir.

3 Mart 2017 Cuma

Felsefe Akımları
Marksizm - Sosyalizm - Komünizm Nedir?

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır.

23 Kasım 2015 Pazartesi